Adım Ayşe. Ural’ın küçük bir kasabasında yaşıyorum, herkesin birbirini tanıdığı, haberlerin rüzgârdan hızlı yayıldığı bir yerde. Kocamla uzun yıllardır mutlu bir evlilik sürdürüyoruz, iki yetişkin çocuğumuz var: bir oğlan, bir kız. Kocam hep iyi kazanırdı, ben de hayatımı aileme adadım: eve, çocuklara, sıcak bir yuvaya. Bu benim için bir aşktı, asla pişman olmadım.
Çocuklarımız büyüdü ve yuvadan uçup gittiler. Kızım, Fatma, evlendi, şimdi İspanya’da güneşin altında yeni bir hayat sürüyor. Onunla sık sık konuşuruz, mutlu olduğunu biliyorum. Ama oğlum, Mehmet, daha yakında kaldı—komşu şehirde. Evliydi ve her zaman onun hayatını nasıl düzene soktuğuyla gurur duyardım: sağlam bir aile, güzel bir iş, iş arkadaşlarının saygısı.
Artık emekliydik, ama rahat yaşayacak kadar paramız vardı. Çocuklarımızdan yardım istemez, hep onlar için bir destek olmaya çalışırdık. Bu yüzden, Mehmet bizi evliliklerinin 15. yılında kutladıkları özel güne davet ettiğinde çok sevindim. Hep birlikte olmak, oğlumun ve ailesinin mutluluğunu paylaşmak için güzel bir fırsattı. Şehir merkezindeki şık bir restoranda verilen davette sıcak bir akşam geçireceğimizi düşündüm.
Restoranda bir sürü misafir vardı: Mehmet’in arkadaşları, iş çevresi, akrabalar… Ortam neşeli ve samimiydi. Herkes kadeh kaldırıyor, yeni evlileri kutluyor, içten sözler söylüyordu. Derken, geceye renk katmak için herkesin eski günlerden komik anılar anlattığı bir bölüm başladı. Mehmet, yüzünde bir gülümsemeyle bana döndü ve çocukluğundan eğlenceli bir hikâye anlatmamı istedi. Çok duygulandım—oğlum benimle bir anısını paylaşmamı istiyordu, bizi bağlayan bir şeyi…
Düşündüm ve bir anı geldi aklıma: Küçükken Mehmet, ablasının dolabına girer, onun elbiselerini giyer ve ciddi bir ifadeyle “Ben prensesim” derdi. Bu hikâye hep bize gülümsetirdi—masum bir çocukluk capcanlılığıydı. İçimdeki sıcaklıkla anlattım, misafirler güldü, bazıları şefkatle başını salladı. Geceye samimiyet kattığımı hissettim.
Ama birkaç dakika sonra Mehmet yanıma geldi, yüzü öfkeyle gerilmişti. “Anne, nasıl yaparsın? Beni herkesin önünde maskaraya çevirdin!” diye tısladı. Şaşırmıştım. Sevgiyle söylediğim sözler ona bir darbe gibi gelmişti. Kötü bir niyetim olmadığını, sadece eğlenceli bir anı paylaştığımı anlatmaya çalıştım, ama elinin tersiyle itti gitti. Bütün gece benden kaçındı, ben de kalbimdeki acıyı ve anlayamayışı hissettim.
İki hafta geçti, ama yüreğimdeki yara daha da derinleşti. Mehmet aramadı, mesaj atmadı. Ben aradığımda, yabancı biriymişim gibi telefonumu kapatıyordu. Çaresizlikle evine gidip konuşmaya karar verdim. Ama buluşma kalbimi paramparça etti. “Seni görmek istemiyorum, anne,” diye soğukça söyledi. “Beni arkadaşlarımın, iş arkadaşlarımın önünde rezil ettin. Şimdi onların yüzüne nasıl bakacağım?” Sözleri bıçak gibiydi. Kendimi savunmaya çalıştım, onu incitmek istemediğimi söyledim, ama o sadece “Git artık,” diye tekrarladı.
İki aydır konuşmuyoruz. Büyüttüğüm, sevdiğim, koruduğum oğlum, masum bir hikâyeden dolayı bana sırtını döndü. Geceleri uyuyamıyorum, o geceyi düşünüp duruyorum, nerede hata yaptığımı anlamaya çalışıyorum. Bu sadece bir çocukluk şakasıydı, birçok çocuk yapardı bunu. Neden bu kadar içine attı? Belki de onun dünyasını, değerlerini anlamıyorum artık.
Hâlâ umut ediyorum ki zaman bu yarayı saracak. Belki Mehmet sakinleşir, ona kötülük düşünmediğimi anlar. Ama şimdilik kalbim kırgınlık ve özlemle kanıyor. Bunu Fatma’ya anlattım, dehşete düştü: “Anne, sana nasıl böyle davranabilir?” Onun desteği içimi ısıtıyor, ama acıyı dindirmiyor. Gerçekten bir oğlumu bir saçma hikâye yüzünden mi kaybettim? Şimdi bununla nasıl yaşayacağım?




