Oğlumun yanına gittim, beni otele gönderdi!
Sakarya Nehri’nin kenarındaki şirin bir kasabada, eşimle birlikte geniş bir evde yaşıyoruz. Bahçemiz çiçek kokularıyla dolar, kapımız ise dostlara ve akrabalara her daim açıktır. Misafirlerimize özel bir odamız var, yeterli gelmezse yatağımızı bile seve seve veririz. Biz böyle büyütüldük: açı doyurmak, soğukta ısıtmak, başını yastığa koymak kutsaldır. Kimse bizim evin kapısından çevrilmez.
Üç çocuğumuz oldu. Büyük kızımız, Ayşe, yakınlardaki bir ilçede yaşıyor. Hemen hemen her hafta görüşürüz, damadımız ise eli açık, gönlü temiz bir insan. İşlerimizde her zaman yanımızdadır, onu bulduğu için çok şanslıyım.
Küçük kızım, Elif, büyük şehirde üniversite okuyor. Kariyer hayalleri kuruyor, ben de destekliyorum—çocuklar bekler, ama gençliğin ateşi bir kere söner. Sık sık arar, haberlerini paylaşır, bizi asla unutmaz.
Oğlumuz, Emre, ise çok uzakta—İstanbul’a yerleşti. Üniversiteden sonra bir arkadaşıyla iş kurdu, şimdi kendini işine adamış durumda. Eşi, Selin, ve altı yaşındaki torunum, Can, orada yaşıyor. Ama gelinimle aram bir türlü düzelmedi. Selin bambaşka bir dünyadan—soğuk, mesafeli, her şeyden şikayet eden biri. Kasabamız ona sıkıcı geliyor, hatta Can’ı bile bize getirmek istemiyor. Geçen ziyaretlerinde sadece iki gün dayanabildiler, sonra Selin “nefes alamıyorum” diyerek bavulları topladı. Emre bazen kavga çıkmasın diye tek başına gelir.
Bu yıl eşimin izni çıktı, oğlumuzu ziyaret etmeye karar verdik. Yıllar geçti, bir kez bile onların evine gitmemiştik. Nasıl yaşadıklarını görmek istedik. Tabii, habersiz gitmedik, bir anda çıkagelmedik.
Emre bizi istasyonda gülerek karşıladı. Selin ise, şaşırtıcı bir şekilde, masayı hazırlamıştı—sadeydi ama yine de içten bir davetti. Konuştuk, güldük, belki her şey sandığım kadar kötü değil diye düşünmeye başlamıştım. Ama akşam olunca yüreğim paramparça oldu. Emre, otelde kalacağımızı söyledi. Duymamışım gibi baktım. Otel mi? Biz, ana baba, evladımızın yanına geldik, o bizi otele mi yolluyordu?
Saat sekiz olunca bir taksi çağırdı ve bizi ıslak kokan, rutubetli bir odaya bıraktı. Yatak gıcırdıyor, köşelerde küf kokusu vardı. Eşimle şaşkınlık içinde oturduk, oğlumuzun bize bunu yapabileceğine inanamadık. Ben onların evinde yerde bile yatardım, lüks aramıyorum ki! Ama sonradan öğrendim ki Selin kesin bir dille söylemiş: onların evinde bize yer yok.
Sabah aç kalktık. Otelde mutfak yoktu, mahalledeki kafe ise bütçemizi aşıyordu. Emre’yi aradık, kahvaltı için evlerine gitmemizi söyledi. Tüm gün onların evinde oturduk, oğlum ve gelini işteyken Can bize hikayeler anlattı, ama içimizde bir boşluk vardı. Akşam yine bir yemek, sonra yine taksi ve otele dönüş. Üçüncü gün dayanamadık, yarım kalan “misafirperverliği” beklemeden biletlerimizi değiştirip eve döndük.
Bu acıyı Ayşe’ye anlattığımda küplere bindi. Telefonu kapıp kardeşine ağzına geleni söyledi. Ben ise sessizce ağladım: sevgiyle büyüttüğüm evladım nasıl böyle davranabilirdi? Şimdi onunla konuşmak bile istemiyorum. Arayıp özür dilemedi, sanki hiçbir şey olmamış gibi.
Komşum olanları duyunca omuz silkti: “Normal artık, Hatice Hanım. Gençler böyle, rahatlarına düşkünler. Seni sokakta bırakmadı ya, otel parasını ödediler.” Ama bu benim için bir mazeret değil. Bizim ev her zaman doluydu—bazen yerde, bazen portatif yataklarda yatılırdı, ama hep birlikte, bir aile gibi. Buradaysa sanki yabancıymışız gibi otel…
Acaba gerçekten çağın gerisinde mi kaldım? Ama içim acıyla dolu. Kızlarım asla böyle yapmazdı. Yoksa evini, yuvasını unutan bir evlat mı yetiştirdim? Bununla nasıl yaşayacağım bilmiyorum…




