Sakarya Nehri’nin kenarındaki şirin bir kasabada, hayatın yavaş aktığı ve komşuların birbirini isimleriyle tanıdığı bir yerde, ailemiz kaderimizi değiştiren bir sınavla karşılaştı. Eşim Emre ile evimiz için konut kredisi çekerken her şey istikrarlı görünüyordu. Ancak hayat bize sürprizler yapmayı sever: Emre bir anda işini kaybetti. Ben uzaktan çalışan bir ekonomisttim, ama kazancım ancak iki küçük çocuğumuzun karnını doyurmaya yetiyordu. Birikimlerimiz erirken, kredi taksitlerini ve kreş ücretlerini ödemek giderek zorlaşıyordu. Sonunda kayınvalidem, Neriman Hanım, geniş üç odalı evine taşınmamızı ve kendi evimizi kiraya vermemizi önerdi. Gönülsüzce kabul ettik.
Kayınvalidem yalnız yaşamıyordu: bir odayı Emre’nin kız kardeşi Ayşe ve partneri işgal ediyordu, üçüncü odayı da bize verdiler. Odamız o kadar küçüktü ki ancak bir yatak, çocuklar için bir kanepe ve küçük bir dolap sığdırabildik. İlk günler sakindi, ancak Emre iş aramak için evden çıkar çıkmaz bana karşı bir zulüm başladı. Kayınvalide ve kızı lafını esirgemiyordu: “dilenci”, “beleşçi”, “asalak” gibi sözler dolu yağmuru gibi üzerime yağıyordu. Dişlerimi sıkıyordum, ama bu sözler ruhumu kemiriyordu.
Ben mi asalak? Üstelik ailem evlerini satarken bana düşen pay, konut kredisinin ilk taksitini ödememize yardımcı olmuştu. Sözlü hakaretler sadece başlangıçtı. Kayınvalide ve Ayşe, makyaj malzemelerimi bozabilir, şampuanımı dökebilir ya da “kaza eseri” kıyafetlerimi çamura bulayabilirdi. Çamaşırlarımı yalnızca elde yıkamama izin veriliyordu ki “sayacı şişirmeyeyim” diye. Çamaşırları odamızda radyatör üzerinde kurutmak zorundaydım çünkü balkon kayınvalidemin bölgesindeydi. Yemek konusu daha da kötüydü: market parasını Neriman Hanım’a veriyorduk, ama Emre yeni işine başlayıp evden çıkar çıkmaz, her bir lokmayı yüzüme vuruyorlardı. Çocukların doyduğu kreş bir nimetti. Eşim eve dönene kadar mutfağa yaklaşmamaya çalışıyordum.
Evden çalışmak tam bir işkencedi. Ayşe ve erkek arkadaşı kasıtlı olarak kulakları sağır eden müzik açıyordu. Kulaklık takıp odaklanmaya çalışıyordum, ama kahkahaları ve bağrışmaları ses yalıtımını bile aşıyordu. Emre’den ailesiyle konuşmasını istedim, ama o sadece “Biraz daha sabret, deneme sürecinde maaş az, ama yakında düzelir” diyordu. Onun yanında annesi ve kız kardeşi melek gibi davranıyor, çocuklarla sevgi dolu konuşuyorlardı. Bu yüzden benim yaşadıklarımı göremiyordu.
Ta ki bir gün gerçek ortaya çıkana kadar. Emre hasta olduğu için evde kaldı, ama kimseye haber vermemişti. Çocukları kreşe bırakıp eve döndüğümde yine aşağılanmayla karşılaştım. Kapıda beni Ayşe’nin partneri, iri yarı bir adam olan Volkan karşıladı. “Hey, bana hemen bira almaya git!” diye bağırdı. Reddettiğimde, hiç terbiyesini bozmadan bana “sen kimsin ki” diye çıkıştı ve yerimin çöplük olduğunu söyledi. Odama gitmeye çalışırken kolumdan tuttu ve “Dediğimi yapmazsan akşama kadar kapı önünde köpek gibi oturursun!” diye tehdit etti. Tam o sırada kayınvalidem mutfaktan çıktı. Zehirli bir sırıtmayla ekledi: “Çöpü de çıkar, evde bir işe yaramıyorsun bari bunu yap!”
O anda odamızın kapısı ardına kadar açıldı. Emre’nin yüzü öfkeden kıpkırmızıydı. Kayınvalide hemen mutfağa kaçtı, Volkan ise duvara yapışmaya çalışarak sarardı. Emre onu yakasından tuttu ve bir çuval gibi merdiven boşluğuna fırlattı. “Aileme bir daha laf ederseniz, beni bir daha asla göremezsiniz!” dedi ve kapıyı çarptı. Kayınvalide, numara yaparak kalbini tuttu, ama Emre ona sadece öfkeli bir bakış attı.
Aynı gün kiracılarımızı arayarak ay sonuna kadar evi boşaltmalarını istedi. Kiracılar çıkar çıkmaz, büyük bir rahatlama ile evimize döndük. Ancak Emre bununla yetinmedi. Ailesinden tamamen kopmak için üç odalı evdeki payını farklı bir şehirden gelen bir aileye sattı. Artık kayınvalide ve Ayşe için böyle bir “ortak yaşam” çekilmez hale geldi. Sonunda paylarını şehrin en ücra köşesindeki küçücük bir stüdyo daireyle takas ettiler.
Bizi lanetleyerek Emre’yi hayatından sildi. Artık aramıyor, mesaj atmıyor, sanki hiç oğlu olmamış gibi. Ama şaşırtıcı bir şekilde, Emre sadece rahatlamış bir nefes aldı. “Hayatımızı zehirliyorlardı” dedi. “Artık nihayet özgürüz.” Ve haklı olduğunu görüyorum: evimiz yine bizim kalemiz oldu ve geçmişin gölgesi artık üzerimizde değil.
Hayat bize şunu öğretti: Bazen en zor veda, en büyük özgürlüğün başlangıcı olabilir.




