Anneye Yalnızca Yeğeni Kalınca

Adım Leyla Demir, altmış dokuz yaşındayım. İkisi oğlan üç torunum ve iki gelinim var. Böyle bir aileyle çevriliyken sevgi ve ilgi içinde yüzüyor olmalıydım. Ama son yıllarımı yetim gibi geçiriyorum. Kendi evimde yalnız, dizim ağrıyor ve telefonum haftalarca suskun.

Kocam vefat ettikten sonra her şey ters gitmeye başladı. O hayattayken oğullarım en azından bayramlarda, işleri düştüğünde uğramışlardı. Onu toprağa verdikten sonra ise sanki rüzgâr alıp götürmüştü onları. Beş yıl. Beş uzun, boş yıl boyunca evlatlarımı görmedim. Hepsi aynı şehirde yaşıyor, belki şehrin öbür ucunda ama otobüsle sadece kırk dakika uzakta.

Sitem etmedim. Sadece aradım. Yardım istedim. Komşular mutfağı su bastığında—çok değil ama tavan boyası dökülmüştü—ikisini de aradım. Hafta sonu uğrayacaklar. Kimse gelmedi. Badana ustası tutmak zorunda kaldım. Para meselesi değil—gönül meselesi. Büyüttüğüm çocukların anasına bir saat ayıramaması acıttı.

Sonra eski buzdolabım bozuldu. Teknikten anlamam, mağazada kandırılmaktan korktum. Yine oğullarıma döndüm—”Anne, danışmanlar var, siz halledersiniz.” En sonunda abimi aradım—o da kızı yeğenim Elif’i ve damadını gönderdi. Onlar seçti, hallettiler.

Pandemi başlayınca oğullarım varlığımı hatırladı. Ayda bir kez arayıp evde kalmamı, internetten alışveriş yapmamı öğütlüyorlardı. Ama düşünmedim ki, ben bilmem bunları. Elif ise bana gösterdi, ilk siparişimi o verdi, eve ilaç getiren eczanelerin listesini yaptı ve neredeyse her gün aramaya başladı.

İlk başta mahçup hissettim. Sonra düşündüm, Elif’in de kendi anne-babası, evi, kocası, çocuğu var. Ama o, bahanesiz kapıma gelen tek kişiydi. Çorba getirdi, ilaçlarımı aldı, temizlik yaptı, camları sildi. Bir gün öylece çay içmeye, yanımda oturmaya geldi. Kızı—torun yeğenim—bana “anneanne” diyor. Yıllar sonra ilk kez bu kelimeyi duydum.

İşte o an karar verdim: Eğer öz evlatlarım beni unuttuysa, sadece alacakları şeylerle ilgileniyorsa, o zaman evim, sözde değil özde yanımda olanın olsun. Tapu dairesine gidip vasiyetname hakkında bilgi aldım. İşin ironik yanı, tam o gün büyük oğlum aradı. Nereye gittiğimi sordu.

Doğruyu söyledim.

O zaman patlama oldu. Bağırışlar, küfürler, suçlamalar. “Aklını mı yitirdin sen?”, “Bu bizim hakkımız!”, “Sen imzalar atmaz atmaz kapıya koyacak seni!”

Akşamüstü geldiler. İkisi birden. Beş yılın ardından ilk kez. Hiç görmediğim torunumu getirdiler. Peynir tatlısı aldılar. Sofraya oturduk. Belki akılları başlarına gelir diye umdum. Yok. Direttiler, bana gerçek evlatlarım olduğunu, yabancıya ev vermeye hakkım olmadığını söylediler. Elif’i çıkarcılıkla suçladılar, beni evden atacağına dair korkunç senaryolar kurdular.

Onlara bakakaldım. Gözlerime inanamadım. Bütün bu zaman neredeydiniz? Yardıma ihtiyacım olduğunda neden aklınıza gelmedim? Miras kokusunu alana kadar neden sesiniz çıkmadı?

İlgileri için teşekkür ettim. Kararımın kesin olduğunu söyledim. Kalkıp kapıyı çarparak çıktılar. Gitmeden önce son bir laf ettiler: Torunlarımı bir daha asla göremeyeceğim, yardımlarını beklemeyeyim.

Biliyor musunuz, korkmuyorum. Umurumda değil diye değil. Kaybedecek bir şeyim kalmadığı için. Zaten yıllardır kimsenin hatırlamadığı biri gibi yaşıyordum. Şimdi sadece resmiyet kazandı.

Elif’e gelince… Eğer bir gün oğullarımın korkuttuğu gibi davranırsa—ne yapalım, yanılmışım demek ki. Ama içim diyor ki yanılmadım. O hiçbir şey istemedi. Ne para, ne ev. Sadece yanımdaydı. Omuz verdi. İnsan gibi davrandı.

Benim için soydan daha değerli olan da bu değil mi zaten?

Rate article
Lifequest
Anneye Yalnızca Yeğeni Kalınca