Mert’in ailesi ona statüsüne uygun bir nişanlı seçmişti. Ben ise sadece yanlış ailede büyüdüğüm için düşman olarak kaldım.
Hikayem çok eskilere, çocukluğuma dayanıyor. Mert, bir profesör ile doktorun tek oğluydu. Annesi saygın bir çocuk doktoru, babası ise felsefe bölümünde öğretim üyesiydi. Mert’in çocukluğu dakikalarla planlanmıştı: kurslar, spor, kitaplar, özel dersler, yarışmalar… O, ailesinin tüm beklentilerini karşılayan, zeki, terbiyeli ve hep takdir alan bir çocuktu. Ama onun düzenli dünyasında bir şey uymuyordu: benimle olan arkadaşlığı.
Benim adım Ayşegül’dü. Sıradan, hatta belki de yoksul sayılabilecek bir ailede doğmuştum. Annem çalışmazken, babam bir fabrikada işçiydi ve bir gün hayatımızdan tamamen kaybolana kadar içki içerdi. Buna rağmen, Mert hep yanımdaydı. Bana derslerde yardım eder, mahallede alay edenleri savuşturur, okulda sandviçlerini benimle paylaşır, çocukluk korkularımı dinlerdi. Ayrılmaz bir ikiliydik, ta ki hayat bizi ayırana dek.
On beş yaşıma geldiğimde annem vefat etti. Yetimhaneye yerleştim ve aramızdaki bağ koptu. Sonradan öğrendim ki Mert beni aramış ama ailesi ona benim görüşmek istemediğimi söylemiş. Artık yazmıyordu ve ben de onun benden sıkıldığını düşünmüştüm.
Tesadüfen mezuniyet sınavlarında karşılaştık. O kendinden emin, düzgün giyimli genci görünce, mahallede koşturduğumuz o çocuğu tanımakta zorlandım. Ama o beni hemen fark etti. Gülümsemesi ve titreyen sesiyle yeniden konuşmaya başladık. Arkadaşlığımız geri gelmişti, ama bu kez farklı bir renk kazanmıştı.
Mert aynı üniversiteye gitmeyi teklif etti. Kabul ettik. Birlikte ders çalıştık, kütüphanede gecelerimiz geçti, yağmur altında yürüyüşler yaptık. Bir gün sonbahar yapraklarının altında elimi tuttu ve bana aşkını itiraf etti. Mutluluktan ağladım.
Altı ay sonra, ona yetimhaneden yazdığım mektuplardan bahsettim. Şok olmuştu. Meğer ailesi ona bu mektupları hiç vermemişti. Öfkeden deliye dönmüştü. Annesi, ona “kirli bir geçmişten” korumak istediklerini söylüyordu. Ama o mektuplar ona ihanetin kanıtı gibi gelmişti—benim değil, onların.
Üniversiteden sonra benimle evleneceğini açıklayınca evde kavga çıktı. Ailesi ona zaten “uygun” bir kız bulmuştu—dekanın kızı, varlıklı, entelektüel bir aileden. Ben ise hâlâ “hiçbir yerden” gelen kızdım. Ama Mert ailesine karşı geldi. Kiralık bir dairede birlikte yaşamaya başladık. Hamile olduğumu öğrenip ona söylediğimde beni kucakladı ve “Bu dünyanın en mutlu çocuğu olacak,” dedi.
Birkaç gün sonra annesi geldi. Selam bile vermedi. Sadece masanın üzerine bir zarf koydu ve fısıldadı:
“Hayatından çık. Sonsuza kadar.”
Sessiz kaldım. Mert’e bu ziyaretten bahsetmedim. Aşkımızı yıkmak istemiyordum. Ama oğlumuz doğduğunda geri dönülmez bir şey oldu.
Mert’in annesi bu kez başka bir “hediye”yle geldi: bir DNA testi. Çocuğun ondan olmadığı yazıyordu. Mert buna inandı. Eşyalarını toplayıp, beni dinlemeden çıkıp…Ve o gün anladım ki bazen en büyük ihanet, sevdiğine değil kendine inanmamaktan gelir.




