Bugün günlüğüme içimi dökmek istiyorum. Bu hikaye, bir zamanlar mutlu olduğum evimi nasıl kaybettiğimi ve şimdi nasıl pişmanlıkla dolu olduğumu anlatıyor.
Sakarya Nehri’nin kıyısındaki küçük bir kasabada, her şey rutin görünürdü ama arka planda her evin kendi dramı vardı. Ben, Emre, bir zamanlar eşimden ayrılmanın doğru bir karar olduğunu düşünmüştüm. Ama şimdi geçmişin özlemi içimi kemiriyor.
Eski eşim, Aylin, sürekli kavga çıkarırdı. Ben de mükemmel değildim, ama onun sürekli eleştirileri beni çileden çıkarırdı. İşten yorgun geldiğim için, oğlumuz Deniz’le yeterince vakit geçirmediğim için sitem ederdi. Deniz 10 yaşındaydı ve onu futbol maçlarına ya da lunaparka götürmek benim için bir keyifti. Ama Aylin, hep onu şımarttığımı, disiplin kısmını kendisine bıraktığımı söylerdi. Kontrol manyağıydı ve dayanamayıp bir gün eşyalarımı toplayıp evi terk ettim.
Yakınlarda bir daire kiraladım ki Deniz istediği zaman gelebilsin. Boşanma davası üç ay sonra geldi. Sessizlik, bağırışların olmaması bir nefes gibiydi. Altı ay sonra Deniz, annesine bir adamın geldiğinden bahsetti. Umursamaz göründüm ama içimde bir sıkıntı belirdi. Artık ilerlemem gerektiğine karar verdim. Başka kadınlarla tanıştım ama hiçbiri ciddi olmadı. Ta ki Selin çıkana kadar… Genç, güzel, geçmişi olmayan bir kadın. Bana ne yapacağımı söylemiyor, kavga çıkarmıyordu. Onunla her şeyin daha kolay olacağını düşündüm.
Gösterişsiz bir düğünle evlendik. Selin sakin, düzenli, her şeyi tam zamanında yapan bir kadındı. Asla kavga etmiyorduk, yatakta da her şey mükemmeldi. Ama soğuktu. Şakalarıma gülmez, beraber izlediğimiz filmlerde bile duygusal bağ kuramazdım. Sanki bir vitrin mankeni gibiydi – güzel ama ruhsuz.
Derken bir gün Aylin aradı: Deniz antrenmanda top yüzünden burnunu incitmiş. Hastaneye koştum ve uzun zamandır ilk kez onu gördüm. İnanılmaz güzeldi, tıpkı ilk tanıştığımız günlerdeki gibi. Sakince konuşuyordu, eski alışkanlıklar yoktu. Arabasında onun parfümünün kokusu kalmıştı ve içimde bir şeyler kıpırdandı.
Deniz’in burnu ciddiydi, ameliyat gerekiyordu. Aylin’le daha sık görüşmeye başladık. Bir gün, alışkanlıkla onların evine girip ayakkabılarımı çıkardım, çay demledim. Ama bardağım yerinde değildi. Artık benim evim değildi orası.
Selin tam bir zıttıydı. Ama duygusal bağımız yoktu. Şakalarımı anlamaz, hayatın küçük keyiflerini paylaşmazdı. Aylin’e mesaj atıyordum, bahanem Deniz’di ama asıl sebep özlemdi. Onun kahkahasını, tartışmalarımızı, sabahları gömleğimi giyişini özlemiştim.
Bir gün Deniz’i görmeye gittiğimde Aylin’in yeni erkek arkadaşıyla karşılaştım. Benden yaşlı, hafif kır saçlı bir adamdı. Selam verdi, içim kaynadı. Bu yabancı benim evimde, benim yatağımda uyuyordu! Kontrolümü kaybettim, Aylin’e bağırdım: “Oğlumun yanında bu adamı görmek istemiyorum!”
Aylin buz gibi cevap verdi: “Peki Deniz’le onun evine mi gideyim? Yoksa oğlunu sana mı göndereyim ki seninle Selin’in arasında mı yatsın? Önce ona bir oda hazırla, sonra konuş!”
Eski günlerdeki gibi kavga ettik. Deniz odasına kaçtı. Peşinden mutfağa gittim, bilinçsizce onu kendime çektim, boynuna bir öpücük kondurdum. Beni itti: “Ne yapıyorsun? Git! Karına dön!”
Eve döndüğümde Selin beni bekliyordu – kusursuz, ama bana yabancı. Ona bir kötülük yapmadı, ama artık yalan söyleyemezdim. Aylin’i, onun ateşini, gerçek hayatımı özlüyordum. Evimi bilerek terk etmiştim ama şimdi anladım ki asıl evim orasıydı.
Şimdi ne yapacağım? Yeni eşim var, ona ihanet edemem. Ama Aylin’in ateşi hâlâ içimi yakıyor. Kafam karışık ama kalbim gerçek eve, asıl yuvama çekiyor.
Bugün öğrendiğim ders: Bazen kaçtığımız şeyler, aslında sahip olduğumuz en değerli şeylerdir.




