Bugün içim buruk. Oğlumuz bizi ziyarete gelmedi, gelinim yine engel oldu. “Sürekli bir şeyler istiyorsunuz” demiş. Sanki evladımızı görmek için bir gün dilemek bile lüksmüş gibi…
Doğu Anadolu’nun sert kışlarıyla ünlü bir kasabasında, eski ahşap evimizin çatısından sızan yağmur damlalarını izlerken bekledik. Murat’la birlikte pencere kenarında oturup saatleri saydık. Yine boşuna.
“Gelmeyecek galiba,” dedim iç çekerek. Murat’ın yüzündeki kırgınlık her şeyi anlatıyordu zaten.
“Yine Şebnem mi engel oldu?” diye sordu sertçe. “Zaten hiç anlaşamadınız.”
“Galiba öyle,” dedim sesim titreyerek. “Ama Mehmet bize böyle davranmazdı eskiden. İşleri yoğunlaşmadan önce daha sık gelirdi… Şimdi? Şebnem’in elinde hep bir bahane var. Çatıyı tamir ettirmek için artık başkalarını aramak zorundayız. Tek gününü bile ayıramıyor bize.”
40 yaşındaki oğlum Mehmet’i anlatırken yüreğim sızlıyordu. On iki yıl önce bu kasabayı bırakıp İstanbul’a yerleşmiş, orada kendi hayatını kurmuştu. Oto tamircisiydi, eskiden her işi kendi yapardı. Şimdi sadece atölyeyi yönetiyor. Şebnem’le evlenip bir daire almışlardı.
“Evi kendi elleriyle boyamıştı,” diye düşündüm sessizce. “Şebnem ise sadece emir veriyordu, ‘Şurası şöyle olsun, burası böyle’ diye. Geç yaşta evlendiler, Şebnem otuzunu geçmişti. Daha önce hiç evlenmemişti – ki nedenini şimdi daha iyi anlıyorum. Bu huylarla kim dayanabilir ki? İlk görüşte birbirimizi sevemedik zaten.”
Murat acı bir gülümsemeyle ekledi: “O kadar yalnız geçirmesi şaşırtıcı değil. Senin onunla konuşmaya çalıştığın o günü hatırlıyorum, tam bir faciaydı. Mehmet ne buldu bu kadında?”
Şebnem, eşinin ailesiyle neredeyse hiç iletişim kurmuyordu. Mehmet’in yılda bir kez bize gelmesine izin veriyordu sadece. Bu sefer Mayıs’ta izin alıp çatıyı tamir edeceğine söz vermişti. Ama Şebnem’in planları her şeyi alt üst etti.
“Şebnem hamileymiş,” diye fısıldadım yutkunarak. “Mehmet’i yalnız bırakmıyormuş. Hemşire olan, yetişkin bir kadın, ne olacak sanki? İzinden iki hafta önce başlamış zaten sürekli söylenmeye, biletler hazır olmasına rağmen.”
Murat sinirle sordu: “Neden böyle yapıyor?” Cevabı zaten biliyordu aslında.
“Önce yalnız kalmaktan korktuğunu söyledi, sonra…” Sustum, gözlerim doldu.
“Sonra ne? Mehmet’i işe bile mi götürüyor? Kendi ailesi yanında değil mi zaten? Onlar kızlarını baş tacı yapmışlardır!”
“Bence ailesi kışkırtıyor,” diye devam ettim. “Kocasını tek başına tatil için göndermemesi gerektiğini söylemişler. Önceki damatları ailesini ziyarete gidip sonra boşanmış ya… Şimdi küçük kızları onlarla yaşıyor. İşte Şebnem’e de Mehmet’in aynı olacağını fısıldıyorlar.”
Murat öfkeyle bağırdı: “Herkesi aynı kefeye koyamazlar! Mehmet hiçbir zaman öyle bir şey yapmadı. Üstelik Şebnem de onunla gelebilirdi, sorun ne?”
“Gelmek mi?” diye güldüm acı acı. “Asla gelmez. Bizden nefret ettiğini biliyorsun. Konuşmaya çalıştım ama nafile…”
Murat’ın bir keresinde Şebnem’i arayıp sorunu çözmeye çalıştığını hatırladım. Konuşma tam bir felakete dönüşmüştü.
“Ne dedi ki?” diye sordu, yanıtı tahmin edercesine.
“Sürekli bir şeyler istediğimizi, Mehmet’i ailesinden ayırdığımızı söyledi,” dedim sesim titreyerek. “‘Artık size direnmekten yoruldum’ dedi. Kocasının karısını ve çocuğunu düşünmesi gerektiğini, ebeveynlerinin kaprislerine göre hareket etmemesi gerektiğini… İzin alıyorsa ailesiyle geçirmeliymiş. Bir de ‘Sizin o evinize ihtiyacım yok!’ dedi!”
Murat’ın yumrukları sıkıldı: “Vay halimize! Mehmet ne diyor peki?”
“Sana karşı savunmaya geçti ama biliyoruz ki aslında o suçlu değil,” dedim iç çekerek. “Sanırım Şebnem’i kızdırmamak için ertelemeye karar verdi. Hem ondan hem bebekten korkuyor.”
Dayanamadı Murat. Öfkeyle oğlumuzu arayıp birikmiş her şeyi döktü ortaya.
“Yeter artık!” diye bağırdı telefonda. “Seni beklemekten vazgeçtim! Ben bir ustabaşı bulurum, sen de karının dizinin dibinde oturmaya devam et!”
Sessiz kaldım ama yüreğim parçalanıyordu. Murat’ı anlıyordum ama “Karılar çok olur, anne baba bir tanedir” sözleri bıçak gibi saplanıyordu içime. Mehmet bizim tek evladımızdı, gururumuzdu. Şimdi aramızda Şebnem’in ördüğü görünmez bir duvar vardı. Onu kıskıvlam bağlamıştı, o böyle davrandıkça Mehmet de sinip kalıyordu.
Çatıdaki delikten sızan yağmurları izlerken, umudum da aynı hızla akıp gidiyordu. Murat’la bütün hayatımızı oğlumuz için çalışarak geçirmiştik. Şimdi ise kendi evimizi tamir için yabancıların yardımına muhtaçtık. Kırgınlık boğazımı tıkıyordu ama en acısı, oğlumuzun giderek uzaklaştığını bilmekti. Şebnem net bir mesaj vermişti: Onun ailesi sadece kendisi ve çocuklarıydı. Biz ise sadece bir yüktük artık.
Mehmet’i nasıl geri getirebilirim, bilmiyorum. Keşke gelse, çocukken yaptığı gibi sarılsa bana, eski anıları anlata anlata çatıyı birlikte tamirBilmiyorum, belki de artık kabullenmenin vakti gelmiştir, çünkü yüreğimdeki bu acıyı daha fazla taşıyamayacağım.




