Bugün, oğlumun bana yaptığı isteğin yüreğimi nasıl parçaladığını anlatmak istiyorum. Uzun zamandır içimi kemiren bu olayı sonunda kağıda dökmeye karar verdim.
Sıcacık bir Ege kasabasında, tarihi taş evlerin arasında geçen hayatım, oğlum Alper’in isteğiyle birden altüst oldu. Ona her zaman en iyisini vermek için çabaladım. Ama son teklifi, aramıza görünmez bir duvar ördü.
Alper’in bu kadar erken evlenmesine karşı çıktım. Nedeni gelini Zeynep’i sevmemem değildi. Henüz 27 yaşındaydı, kariyerine yeni başlamıştı. Daha yeni düzgün bir iş bulmuşken, birden aileyi geçindirebileceğini iddia ediyordu. Alper sabretmeyi hiç bilmezdi; dürtüleri hep aklının önüne geçerdi. Altı ay önce Zeynep’le evlendiler ve şehir merkezinde bir daire kiraladılar. Ama gerçeklerle hızla yüzleştiler: kira, maaşlarının yarısını alıp götürüyordu.
Ev için birikim yapmaya karar verdiler. Mortgage peşinatı için para biriktirmek güzel bir hedefti, ama kolay değildi. Derken bir gün Alper, beni altüst eden bir teklifle çıkageldi.
“Anne,” dedi, gözlerime bakarak, “Zeynep’le bir çözüm bulduk. Sen bizim yazlığa taşınsan, biz de buraya yerleşsek. Böylece kira vermeyiz, peşinatı daha çabuk toplarız.”
Donakaldım. Bahsettiği yazlık, kasabanın ucunda, neredeyse hiçbir konforu olmayan bir kulübeydi. Duyduklarıma inanamadım. O ise hiç durmadan konuşuyordu:
“Su var, elektrik var, her şey tamam. Anne, lütfen! Peşinatı toplayınca hemen geri dönersin. Geçici bir şey!”
Sözleri ihanet gibi gelmişti. Tek başına büyüttüğüm, her şeyden feragat ettiğim oğlum, şimdi kendi rahatımı feda etmemi istiyordu. Kararımı hemen verdim ama soğukkanlılıkla söylemek için bir gece bekledim.
Oğlumu iyi tanıyordum. Eğer bu daireye yerleşirlerse, birikim hevesleri sönerdi. Neden sıkıntı çeksinler ki, hazır ev dururken? Alper kolaycılığa alışkındı. Konfor alanına bir girerse, mücadeleyi bırakırdı. Sonunda ben yazlıkta kalakalır, o burada rahatına bakardı.
Üstelik, kendi hayatımdan vazgeçemezdim. Hâlâ çalışıyordum, kasabadan şehre yol saatler sürüyordu. Yazlık, yaşamak için değil, tatil yapmak içindi. Isıtması yetersizdi, kışın ulaşmak bile zordu. Neden oğlumun hedefleri uğruna kendimi feda edeyim ki? Bu yardım değil, zarar olurdu.
Ertesi gün ikisini çağırdım ve kesin kararımı ilettim. Sesim titriyordu ama kararlıydım.
“Yazlığa taşınmayacağım,” dedim. “Bu konu kapandı. Ama size kira desteği vermeye hazırım. Biriktirmeye devam edin.”
Alper’in yüzü bembeyaz oldu. Hep sıcak bakan gözleri şimdi öfkeyle parlıyordu. Zeynep sessizce yere bakıyordu.
“Sen sadece kendini düşünüyorsun,” diye çıkıştı oğlum. “Sonsuza kadar değil, geçici bir şey istedik! Bize yardım etmek bile istemiyorsun!”
“Yardım mı?” diye tekrarladım, boğazıma bir yumru oturmuştu. “Bütün hayatımı sana adadım, Alper. Şimdi de senin planların için kendi hayatımı bırakmamı mı istiyorsun? Bu adil değil.”
Bir şey demeden çıkıp gittiler. O günden sonra ilişkimiz buz gibi oldu. Aramayı kestiler, ben arayınca da kısa kısa cevaplar verdiler, sanki bir yabancıymışım gibi. Yüreğim acıyla doldu—biricik oğlumla aramdaki bağı kaybetmiştim. Ama doğru olanı yaptığımdan emindim.
Ona hazıra konmayı öğretemezdim. Zorluklardan kaçmasına izin veremezdim. Benim de bir hayatım vardı ve kendi evimde, rahatımda yaşamaya hakkım vardı. Alper kırılmıştı ama bir gün anlayacak: reddetmem bencillik değil, ona ayakları üstünde durmayı öğretme çabasıydı. Şimdilik yüreğimdeki acıyla yaşıyorum. Zamanın, aile bağlarımızı onaracağına inanıyorum.
Bugün şunu anladım: Bazen sevdiklerimize en büyük iyilik, “hayır” diyebilmektir.




