Küçük bir Anadolu kasabasında, yıllanmış ahşap evlerin sıcaklığıyla örülü aile hikayelerinin arasında, benim hayatım ihanetle gölgelendi. Ben, Ayşe, babasız büyüdüm ve sekiz yaşındayken annemi kaybettim – bedenen değil, ruhen. Annem, yeni bir kocayı seçti ve beni büyükannem ile dedemin yanına bıraktı. Yıllar sonra öğrendiğim acı gerçek, kalbimi paramparça etti. Şimdi ise annem, hiçbir şey olmamış gibi hayatıma geri dönmek istiyor.
Annem, Fatma, beni otuzundan sonra dünyaya getirdi. Aşkın ve evliliğin onu ıskaladığını düşünüyordu, ama kader farklı yazmıştı. Sekiz yaşıma bastığımda, hayatına Hasan adında bir adam girdi. Ne olduğunu anlayacak kadar büyük değildim, ama bir süre sonra annem onunla yaşamaya gitti. Beni ise büyükannem ve dedeme bıraktı. Onlar benim gerçek ailem oldu, bana sevgi ve şefkat verdiler. Annem ise yakın bir mahallede yaşıyordu ama nadiren gelirdi – haftada bir telefon eder, bazen uğrardı. Soğukluğu canımı acıtırdı, ama zamanla alıştım.
Büyükanneme ve dedeme sonsuz minnettarım. Beni terk etmediler, bana bir yuva, sıcaklık ve güven verdiler. Dedem emekli olana kadar çalıştı, büyükannem ise örgü örüp dikiş dikerek bana harika giysiler yapardı. Onun el emeği kıyafetlerini giyer, kendimi özel hissederdim. Büyükannem hep şöyle derdi: “Seni yanıma aldım ki üvey babanla yaşamayasın. Gözlerinde kötülük var, iyi biri değil.” Ona inanırdım, ama yıllar sonra öğrendiğim gerçek daha da acımasızdı.
Yirmilerimdeyken büyükannem gerçeği anlattı. Hasan, anneme bir ültimatom vermişti: “Ya ben, ya o.” Fatma, onu seçmişti. Yaşının ilerlediğini düşünerek bunun son şansı olduğuna inanmış ve bir gün Hasan’ın beni kabulleneceğini ummuştu. Ama o hiç değişmedi. Annem, kendi kızını, onu paylaşmak istemeyen bir adam için feda etmişti. Bu gerçek, yüreğime bıçak gibi saplandı. Bir anne, nasıl olur da kendi evladını bir yabancı uğruna bırakabilirdi?
Yıllar geçti. Annem, Hasan’la beraber yaşadı; ortak çocukları olmadı. Ben ise büyükannem ve dedemle mutluydum. Onların sevgisi, yaralarımı sarıyordu, hatta böyle olmasına şükrediyordum. Ama hayat yeni bir sınav verdi. Büyükannem ve dedem vefat etti, bana iki odalı evlerini bıraktılar. Sekiz yaşımdan beri bu evde yaşıyordum, burası benim yuvamdı. Anneme mirastan pay vermediler – sanırım ihanetini affetmemişlerdi.
Geçenlerde annem zor duruma düştü. Hasan öldü, ama evini ona bırakmadı. İlk evliliğinden olan, neredeyse hiç görüşmediği oğulları mülkü devraldı. Biri telefon açıp evin satılığa çıkarılacağını söyledi. Annem, bir anda evsiz kaldı. Ve tahmin edin kime geldi? Bana. Üstelik benim evime taşınmak istediğini söyledi, çünkü “yerim çokmuş.”
Şoktaydım. Hayatım yeni yeni düzene giriyordu. Mehmet’le görüşüyorduk ve birlikte yaşamayı planlıyorduk. Beni çocukken terk eden annemi evime almak istemiyordum. Bana acı ve reddedilmişlik duygusundan başka bir şey vermemişti. Kendimi ona borçlu hissetmiyordum. Ancak arkadaşları telefonlara başladı, beni duygusuzlukla suçluyorlardı. “Nasıl olur da anneni reddedersin? Vicdanın yok mu?” diye bağırıyorlardı. Sözleri ağır geliyordu, ama annemin yaptıklarını unutamıyordum.
İçim parçalanıyor. Bazen büyükannemi düşünüyorum – o olsa ne yapardı? Bana iyiliği öğretmişti, ama haksızlığa da asla göz yummazdı. Belki de anneme şans vermeliydim? Ama her seferinde, onun seçimini hatırladıkça, öfke kabarıyor içimde. Kendi çocuğunu bir yabancı uğruna feda etmişti, şimdi de sığınağı kalmayınca beni hatırlıyordu. Bu adil değildi.
Ruhum acı ve öfkeyle dolu. Yeni bir hayat kurmak, sevmek, mutlu olmak istiyorum, ama geçmişin gölgesi peşimi bırakmıyor. Huzurumu korumak için suçlu hissetmeli miyim? Yoksa özgürleşmek için affetmeli miyim? Bir yol ayrımındayım ve her seçim dayanılmaz geliyor. Beni terk eden annem şimdi yardım istiyor, ama ihanetinin açtığı yara hâlâ kanıyor…




