Bugün hastaneden taburcu oldum. Doktorlar çocuklarıma artık tek başıma yaşayamayacağımı söylemişler. Yaşadığım bu acı tecrübe, hayatımın en büyük derslerinden biri oldu.
Ege’nin küçük bir kasabasında, tahta evlerin sıcaklığında büyüttüğüm çocuklarım için verdiğim tüm emeklerim boşa gitmişti. Ben, Emine, oğlum Mehmet ve kızım Ayşe için her şeyi feda etmiştim. Ama hastane yatağında yatarken öğrendim ki, hayatımı adadığım insanlar bana sırtını dönmüş. Bu acı, kalbimi paramparça etse de, gerçekten kimin beni önemsediğini gösterdi.
Geçmişe bakıyor ve kendime soruyorum: İyi bir anne miydim? Hatalarım mı çocuklarımı bu kadar duyarsız yaptı? Kocamı kaybettikten sonra onları tek başıma büyüttüm. Mehmet henüz üç aylıktı, Ayşe ise beş yaşındaydı. Onları doyurabilmek için her işte çalıştım, hiç pes etmedim. Biliyordum ki aileme bakacak başka kimse yok.
Çocuklarıma elimden gelen her şeyi verdim. Ayşe ve Mehmet üniversiteyi bitirdi, iyi işler buldular. Sağlığım el verdiği sürece torunlarım Efe ve Can’la ilgilendim. Onlara hediyeler aldım, harçlık verdim, okuldan aldım, yazları yanıma alarak anne babalarının dinlenmesine izin verdim. Bunları seve seve yaptım, sevgimin karşılığını alacağıma inandım.
Ama bir gün her şey değişti. Kendimi kötü hissedip hastaneye kaldırıldım. Ayşe bir kez uğradı, Mehmet ise sadece telefonla aradı. İki hafta sonra taburcu oldum, doktorlar stres ve yorgunluktan kaçınmamı söyledi. Ama ertesi gün çocuklarım torunlarımı bıraktı. Efe ve Can, enerji dolu, sürekli ilgi istiyorlardı. Zayıf halimle uğraşmaya çalıştım ama iki ay sonra durumum kötüleşti. Bacaklarım uyuştu, yataktan kalkamaz oldum.
Mehmet’i aradım, hastaneye götürmesi için yalvardım. Her zamanki gibi meşguldü. Ayşe de gelmedi. Çaresizlikle taksi çağırdım. Doktorlar endişeliydi—vücudum dayanamıyordu. Dinlenmem gerektiğini söylediler, ama sabah kalkamadım. Panikle Ayşe’yi aradım, soğuk bir sesle “Ambulans çağır” dedi. Yeniden hastaneye kaldırıldım.
Doktorlar çocuklarıma artık yalnız yaşayamayacağımı, sürekli bakıma ihtiyacım olduğunu söyledi. Ayşe ve Mehmet, beni kimin alacağını tartışmaya başladı. Sanki bir yükten kurtulmaya çalışıyorlarmış gibiydi. Ayşe “İki odalı evim var, yer yok” diyor, Mehmet ise karısının hamile olduğunu ve kayınvalidesini istemeyeceğini bağırıyordu. Onların sözleri kalbimi bıçak gibi kesiyordu.
Dayanamadım. “İkiniz de gidin!” diye ağlayarak bağırdım. Beni hastanede bırakıp gittiler. Yatağımda ağladım, bütün hayatımı adadığım çocuklarımın neden bu kadar acımasız olduğunu anlamaya çalıştım. Onları böyle bencil mi yetiştirdim? O gece acı ve yalnızlıkla uyuyamadım.
Sabah komşum Sevgi geldi. Tek başına kızını büyüten genç bir kadın. Hep bana yemek getirir, halimi hatırımı sorardı. Dayanamayıp içimi döktüm. Hiç düşünmeden “Çocukların seni bıraktıysa, ben bakarım” dedi. Yemek yaptı, çay demledi ve ailemden bile görmediğim bir sıcaklık hissettim.
Şimdi Sevgi bana bakıyor. Emekli maaşımın yarısını ona veriyorum—yiyecek alıp yemek yapıyor. Geri kalanı faturalara gidiyor. Bir yabancıya muhtaç olmak içimi acıtıyor. Çocuklarım neredeyse hiç aramıyor, özellikle Sevgi’nin bana baktığını öğrendikten sonra. Onların vefasızlığı sanki bıçak gibi sırtıma saplanıyor.
Hiç hayal etmezdim ki yaşlılığımda kimsesiz kalacağım. Çocuklarıma tüm sevgimi, emeğimi verdim, ama nankör oldular. Artık evimi Sevgi’ye bırakmak istiyorum—o bana ailemden daha yakın. Ama derinlerde bir yerlerde hâlâ umut ediyorum… Belki bir gün Ayşe ve Mehmet pişman olur, gelir, sarılır, özür diler. Bu umut, küçük bir köz gibi duruyor ama her gün biraz daha sönüyor. Aldığım acı ders şu oldu: Verdiğin sevgi her zaman geri dönmez, iyilik ise hiç tanımadığın birinden gelebilir.




