Anne, Evi Verirken Ne Düşünüyordun?

Anne, bu evi verirken aklından neler geçiyordu?

Telefonda annemle konuşurken içim öfke ve çaresizlikle dolup taşıyordu. Mutfakta oturmuş, karlı bahçeye bakarken gözyaşlarımı tutmaya çalışıyordum. “Anne, nasıl yaparsın? Teyze Gülşen’e evin yarısını verirken ne düşündün ki? Şimdi bir de bizim bölümde kalmak istiyor! Bu kadar üzülecek halim kalmadı,” diye patladım içimden. Annem sessiz kaldı, ama hissettim ki içimde adaletsizliğe karşı bir fırtına kopuyor. Eskiden onun övündüğü iyiliği bana doğal geliyordu. Şimdiyse verdiği kararların sonuçlarını görüyorum ve bu duyguyla baş edemiyorum.

Her şey yıllar önce, annem Emine Hanım’ın kız kardeşi Gülşen’e yardım etmeye karar vermesiyle başladı. Teyzem o zamanlar zor durumdaydı: boşanmış, işsiz kalmış ve evsizdi. Annem, her zamanki gibi yardıma koştu ve ona bizim evde kalmasını teklif etti. Büyükannemden kalan eski iki katlı evimizin alt katında annemle babam oturuyordu, üst kat boştu. O zamanlar bunun geçici bir çözüm olacağını sanmıştık – Gülşen Teyze ayağa kalkana kadar kalacaktı. Ama kendine bir yuva bulmak yerine, yıllarca kaldı. Sonra annem, hâlâ anlam veremediğim bir şey yaptı: evin yarısını Gülşen Teyze’ye tapuladı. “O benim kardeşim, nasıl yalnız bırakırım?” diyordu annem, itiraz etmeye çalıştığımda.

O zamanlar gençtim, hayata yeni atılıyordum ve bu işlere karışmadım. Ama babam Ahmet Bey’in bu karara karşı çıktığını hatırlıyorum. “Ev bizim aile mirasımız, bir yabancıya – hatta akraba olsa bile – vermek doğru değil,” diye söylenirdi. Annemse iyilikseverliğini ve sorumluluk duygusunu öne sürerek inadından vazgeçmedi. Babam sonunda kabullendi, ama bu durumun onu ne kadar üzdüğünü görüyordum. Şimdi, yıllar sonra, annemin “iyiliğinin” bana dert olduğu bir durumun içindeyim.

Şu an o evde eşim Mehmet’le ve iki çocuğumuzla yaşıyorum. Babam vefat ettikten sonra annem şehirdeki bir daireye taşındı, ev bana kaldı. Ama Gülşen Teyze’ye verilen diğer yarı, başımın belası oldu. O kendine hiçbir zaman bir yuva edinmedi. Üst katta oturuyor, sürekli hayattan şikâyet ediyor, ya paradan ya yardımdan bir şeyler istiyor. Sabrettim, sonuçta annemin kardeşi. Ama geçenlerde sınırı aştı: alt katta, bizim bölümde kalmak istediğini söyledi, nedeni de “odasının kışın çok soğuk olması”ymış. Reddedince, bana nankörlük ettiğimi söyleyip ailemize ne çok şey yaptığını hatırlattı. Şaşkınlıktan donakaldım – ne gibi fedakârlıklar bunlar? Gördüğüm tek şey, kendi hayatının sorumluluğunu almaktan kaçınması.

Annemi aradım, destek beklerken sadece iç çekişler ve bahaneler duydum. “Aman kızım, Gülşen yabancı mı, ona yardım etmeliyiz,” dedi. Dayanamadım, “Anne, onu her şeyi hak ettiğine inandıran sensin! Neden evin yarısını verdin ki? Şimdi her şeyi hak ettiğini düşünüyor!” diye çıkıştım. Annem, böyle olacağını beklemediğini, iyi niyetle hareket ettiğini söyledi, ama anladım ki yaptıklarının sorumluluğundan kaçıyor. O övündüğü iyiliği şimdi benim sırtımda bir yük oldu.

Ne yapacağımı bilmiyorum. Bir yandan Gülşen Teyze’yle kavga etmek istemiyorum, sonuçta aileden. Diğer yandan sonsuz isteklerinden ve artık evimizin tamamen bize ait olmadığını hissetmekten yoruldum. Mehmet de öfkeli, onu anlıyorum: ailemizin geçimini sağlamak için çalışıyor, bir de üstüne sanki ona borçluyuz gibi davranan bir teyze çıktı. EvBelki de artık kendi ailemin huzuru için kesin bir adım atmanın zamanı gelmiştir.

Rate article
Lifequest
Anne, Evi Verirken Ne Düşünüyordun?