Eşimi seviyordum, ama o yalnızca annesine bağlıydı.
Ayşe ile liseden beri arkadaştık, sonra İzmir’de aynı üniversiteye başladık. Anlatıcağım hikâye, dördüncü sınıfta başına gelen bir şeydi ve hâlâ bu haksızlığa inanamıyorum. Her şey bir masal gibi başlamıştı—beklenmedik bir miras, hayatını değiştirme şansı, İstanbul’a taşınma fırsatı. Ama ihanetle bitti—en alçakça, aileden bile gelebilecek türden bir ihanetle.
Babasının ağabeyi, amcası Mehmet, tüm hayatını İstanbul’da geçirmişti. Sıfırdan bir iş kurmuş, zengin olmuştu, ama özel hayatında şanssızdı. Ne eşi ne de çocuğu vardı, tüm sevgisini yeğenine vermişti. Ayşe, onun için hayattaki tek ışıktı. Onu hediyelerle şımartır, her hafta arar, dersini sorardı. Sonra öldü. Sessizce, yalnız başına. Uzun süredir hastaydı ama kimseye söylememişti. Ayşe, ölümünü ancak cenazeden sonra öğrendi—bir avukat arayıp haber verdi.
Meğerse amcası ona İstanbul’un tam ortasında, geniş, tavanları yüksek, yeni tadilatlı bir daire bırakmıştı. Ayşe’nin babasına para kalmıştı, ama ev sadece Ayşe’nin üzerineydi. O zaman her şey mümkün görünüyordu—İstanbul, yeni bir hayat, sonsuz imkânlar. Ama tek bir engel vardı: Ayşe’nin Türk vatandaşlığı yoktu, yani mirası onaylatamazdı. Çözüm bulmak için yalnızca bir yılı vardı.
Babası bir çare önerdi—evi, kız kardeşinin kızı olan İpek’in üstüne yazdırmak. İpek uzun zamandır İstanbul’daydı, bir Türk’le evliydi, çocuğu olmuştu ve vatandaşlığını almıştı. İpek hemen yardım etmeyi kabul etti—önce ona geçecek, sonra Ayşe işlerini halledince geri alacaktı. Herkes inandı.
Ayşe, İstanbul’da bir üniversiteye yerleşti, yurda taşındı ve evrak işlerini toparlamaya başladı. Her şey yolunda gidiyordu—ders çalışıyor, ek iş yapıyor, oturma işlemlerini hallediyordu. Sonra bir gün İpek kapıda belirdi ve boşanacağını, oğluyla kalacak yer aradığını söyledi. “Çok kalmayacağım,” diye ısrar etti. Ayşe itiraz etmedi, içeri aldı. Henüz hayatına giren belanın farkında değildi.
Üç ay sonra Ayşe kendi dairesine geldi. Eşyaları kapı önünde poşetlerin içindeydi. Kapı açılmıyordu—kilit değiştirilmişti. Çaldı, ağladı, bağırdı. Kimse cevap vermedi. Polisiye haber verdi. Polis geldiğinde kapıyı İpek açtı—sakin, kendinden emin. Belgeleri gösterdi, polisler elleriyle “ne yapalım?” der gibi baktı. Her şey yasaldı. Hatta komşular bile “İpek Hanım”ın çocuğuyla orada yaşadığını söyledi. Ayşe’den bahseden yoktu.
Ayşe, ellerinde valizi, apartmanın ortasında gözyaşları içinde duruyordu. Onu alıp taksiye bindirdim. Tek kelime etmedi—sadece camdan dışarı bakıyor, dudaklarını ısırıyordu. Sonra mahkemeler, avukatlar, mektuplar… İşe yaramadı. Yeni bir hayatın başlangıcı olması gereken ev, çalınmıştı. Hem de en yakınları tarafından.
Şimdi Ayşe kiralık bir odada yaşıyor. Üç işte çalışıyor, yeni bir ev için para biriktiriyor. İpek ise, son duyduğum kadarıyla, ikinci kez evlenmiş. Tam da o İstanbul’daki evi satarken tanıştığı emlakçıyla.
İşte böyle oluyor: İnanıyorsun, umut ediyorsun, güveniyorsun. Sonra seni arkandan vuruyorlar. Düşmanlar değil, en yakınların. Ailen…




