Evime döndüğümde, kapının önünde durup derin bir nefes aldım. Bir yıllık evliliğin ardından kendimi böyle bir seçimle karşı karşıya bulacağımı asla düşünmemiştim: Ya aklımı koruyacaktım ya da evliliğimi. Adım Sibel, otuz iki yaşındayım ve her zaman sabırlı, adil bir insan olduğumu düşünmüşümdür. Ama görünen o ki en sabırlı insanların bile kendilerini seçmek zorunda kaldıkları bir an geliyor. Şimdi tam o noktadayım.
Ahmet’le tanıştığımda bana mükemmel bir erkek gibi görünmüştü. İlgili, şefkatli, esprili. Şikayet etmezdi, sorunlarından bahsetmezdi, her zaman pozitifti. Bir yıldan fazla çıktık, bazen kiralık dairelerde, bazen otel odalarında buluşurduk. Evinin dağınıklığını görmememi istediğini sanıyordum. Neymiş, ne kadar da yanılmışım…
Düğünümüz sadedti—sadece nikâh masasında imzalar atmıştık. Ahmet, “gösterişli törenler istemiyorum” demişti, ben de itiraz etmemiştim. Paraya daha çok ihtiyacımız vardı çünkü. Nikâhtan sonra, birlikte yaşayacağımız yere gittik. İşte o anda kişisel aile gerilim filmim başladı, çünkü o dairenin içinde bizi bekleyen romantik bir beraberlik değil… Gülten Hanım—kayınvalidem—vardı. Ve anladım ki bu, buzdağının yalnız çıplak yüzüydü.
Bu kadın—onun annesi—hayatımıza geçmişin gölgesi gibi düşmüştü. Seksen yaşına merdiven dayamıştı ama yaşına rağmen dinç, çevik ve açıkçası son derece kurnazdı. Evin içinde yıldırım gibi dolaşıyordu ama ona bir şey teklif ettiğim anda “ah” çekip kalbini tutarak kanepeye yığılıyor, dramatik bir kurban edası takınıyordu. Her konuşmayı ustalıkla manipülasyona çevirebiliyordu.
Ahmet’le konuşmayı denedim. Belki ayrı bir yer bulsak? Sadece başını salladı: “Ne diyorsun? Annem tek başına yapamaz. Yaşlı, korkuyor.” Peki ya ben? Peki ya biz? Yatak odamızda babasının ikona benzer portresi asılıyken, duvarın ardından sabahın altısında “Radyo Nostalji”yi son ses açıp “Çile Bülbülüm” diye şarkı söylerken?
Çaba gösterdim. Gerçekten. İki ay boyunca onun için fincanları yıkadım, dolabımdaki eşyalarımı karıştırmasına katlandım, kıyafetlerimi, yemeklerimi, hatta… özel hayatımı yüksek sesle yorumlamasına. Bir gün işten döndüm, bana dedi ki:
“Neden bu kadar solgunsun? Ahmet yeterince iyi değil mi?”
Dondum kaldım.
Sonra bir gün telefonumda gezinirken, yeni nesil huzurevleri hakkında bir programa denk geldim. Misafirhaneler—aydınlık, şık, sağlık hizmetli, yemekli, aktiviteli. İnsanlar orada ölümü beklemiyor, yaşıyor: resim yapıyor, dans ediyor, sosyalleşiyor. Aradım, fiyatları sordum—ve donup kaldım. Aylık ücret, neredeyse İstanbul’da bir stüdyo dairenin kirası kadardı. İşte o zaman planım şekillendi.
Kocama tek kelime etmedim. Sadece gittim ve her şeyi ayarladım. Kayınvalidem önce direndi—ama orada kasvet değil, parklar, şık giyinmiş teyzeler, akşam konserleri olduğunu görünce pes etti. Hatta adeta canlandı—bir gençlik iksiri içmiş gibi.
Şimdi bomboş bir evde oturuyorum ve Ahmet’e nasıl söyleyeceğimi bilemiyorum: Annesi bir haftadır bir huzurevinde, temizlik, ilgi ve kaçmayı düşünmeyen bir kalabalıkla çevrili halde yaşıyor.
Bir yanda korku. Diğer yanda rahatlama. Çünkü artık gece uyuyabiliyor, sabahları bornozumla evde dolaşabiliyor, sevdiğim müziği açabiliyorum, o bana “şeytan işi” demeden. Nihayet nefes alıyorum. Yaşıyorum.
Bu akşam ona her şeyi anlatacağım. Çünkü böyle devam edemeyiz. Ya beni anlayacak… ya da onunla birlikte annesi hakkında da yanıldığımı anlayacağım.




