Bazen bela çalıp kapıyı açmaz. Kırıp geçmez, önceden uyarmaz. Sadece koca bir gülüş, abartılı makyajı ve “Hiç hayal ettiğim gibi değilsin,” cümlesiyle hayatına girer. Tina işte böyle girdi evimize—kocamın üvey kız kardeşi, kaynanaların gözdesi, benimse neredeyse her şeyi bırakıp gitmeme sebep olan kadın.
O akşam her şey normaldi. Haftalardır ilk kez işten erken çıkmıştım. Kızımız Elif’i kreşten aldık, parka gittik. Sıcak hava, çocukların kahkahaları, huzurlu bir yorgunluk… Eve sekiz gibi döndük. Üstümü bile değiştiremeden telefon çaldı—kocam Cem.
“Canım,” dedi sakin bir sesle, “Tina’yı almaya gidiyorum.”
“Tina mı?” Şaşırmıştım. “Şu üvey kardeşin mi?”
“Evet, boşandı. Artık buraya yerleşecek.”
Tina’yı sadece duymuştum. On yıl önce babası, Cem’in annesi Gülten Hanım’la evlenmişti. O günden beri Tina onların evinde kutsal bir varlık gibiydi. Kaynana onu taparcasına seviyordu. Belki güzelliği yüzünden, belki ağlamasını iyi bildiğinden. Cem pek bahsetmezdi, ben de fazla sormazdım. Ama gece yarısı elinde kocaman bir valiz ve yorgun bir gülümsemeyle kapıdan girdiğinde anladım—artık hiçbir şey eskisi gibi olmayacaktı.
Ertesi gün tanışmaya gittik. Tina kapıyı pijamalarıyla, dağılmış rimeli ve zoraki bir gülüşle açtı.
“Merhaba! Demek Cem’in eşisin? Hmm… Ben seni daha farklı hayal etmiştim ama neyse.”
Kaynana mutluluktan parlamış, adeta düğün sofrası hazırlamıştı: turşular, tavuk, börek… Tina’nın yanına oturmuş, onun ne kadar yorgun olduğunu, kocasıyla nasıl zorluklar yaşadığını ve “hayata yeniden başlamayı hak ettiğini” anlatıyordu. Sonra, laf arasında:
“Canım, Tina’ya iş bulmana yardım eder misin? Senin tanıdıkların var ya…”
Yeni bir sayfa böyle açıldı. Cem deli gibi iş aradı, tanıdıkları aradı. Ben de ev bakıyordum. Sonunda üst kat komşuların bir odalı dairesini tuttuk. Cem hatta evrak işlerine bile yardım etti. Hepsi, “hayatta şanssız olan” bu zavallı kız için.
Sonrası tam bir kabusa dönüştü. Sabah Tina, akşam Tina. Arabası yok, taksici gibi onu taşıyoruz. Yemek yapmıyor, bizim eve geliyor. Saat dokuzda mutfağa dikilip, “Ben açım, bugün çok yoruldum. Siz bir şey pişirdiniz mi?” diyordu.
Bir gün evinde parti verdi, müziği son ses açtı, komşular polis çağırdı. Ev sahibi çıldırmıştı ama Tina bir şekilde kurtuldu. Ertesi gün kaynana kavga çıkarmaya geldi:
“Siz ona bakamadınız mı? O daha yirmi dört yaşında, bir çocuk!”
“Affedersiniz,” diye dayanamadım, “biz Cem’le ona dadılık yapmadık. Yardım ettik. Gerisi kendine kalmış.”
“Kimse sana sormadı!” diye bağırdı kaynana. “Ben oğlumla konuşuyorum!”
Odadan çıktım ama duvardan gelen bağırışları duyuyordum: “Kötü iş bulmuşsunuz,” “Korumamışsınız,” filan…
Birkaç gün sonra Tina rapor aldı. Cem’e market alışverişi yaptırıyor, beni de “temizlik yap” diye çağırıyordu. Reddettim. Kocam küstü. Oysa ben kırk derece ateşle yemek yaparken kimse yanıma bile uğramamıştı.
Sonra yeni komşu şikayetleri başladı, ev sahibi Tina’nın çıkmasını istedi. İşten de atıldı—şikayet edilmişti. Kaynana “güneşim” diye ağlayarak onu almaya geldi, herkese lanetler yağdırıyordu. Ben sadece izledim. Çünkü biliyordum, tek bir kelime edersem patlardım.
Ama iki hafta sonra mucize oldu: Tina’nın bir arkadaşı onu İstanbul’a çağırdı. Kaynana perişan oldu. Bense neredeyse sevinçten havalara uçuyordum. Aylar sonra ilk kez rahat bir nefes aldım.
Tina gitti. Ve onunla beraber o dayanılmaz kaos da yok oldu. Sessizlik geri geldi, huzur… Yeniden kendim olabildim—bir eş, bir anne, bir kadın. Tina artık başkalarının hayatını çeksin. Yeter ki bizimkine dokunmasın…




