“Şimdi bana necisin?” diye sormuştum kendime… Otuz yıl sonra babam hayatıma geri dönmüştü ve hemen hastaneye düşüverdi.
Murat işten eve dönüyordu. Çorum’un sessiz bir mahallesindeki apartmanın önüne arabasını park etti, bagajı açtı, ağır market poşetlerini çıkardı ve kapıya yürüdü. Tam apartmanın şifresini girecekti ki birinin ona seslendiğini duydu.
“Murat? Sen misin?”
Dönüp baktı. Bankta yaşlı bir adam oturuyordu – bakımsız, yırtık bir ceket, dağınık gri sakal ve donuk bir bakış. Bir sokak serserisine benziyordu. Murat kaşlarını çattı.
“Affedersiniz, bana mı dediniz?”
“Murat… Ben… Viktor. Baban.”
Murat geri çekildi, sanki yumruk yemişti. Baba. Tam otuz yıl önce, henüz dokuz yaşındayken, onları ve annesini terk eden adam. Şimdi burada, hiçbir şey olmamış gibi oturuyordu.
“Leyla’dan adresini aldım… Annenin eski arkadaşıydı. Öldüğünü anlattı. Ben… bilmiyordum. Hiçbir şey bilmiyordum. Tanrım, nasıl acı çekmiş, ben ise buralarda…”
“Neredeydin sen?” diye öfkeyle kesti Murat. “Annem geceleri ağlarken neredeydin? Çay yaparken, sen yine ‘eğlenceye’ gitmişken? Üstümüze yumruğunu kaldırdığında? Unuttun mu? Ben unutmadım!”
“Oğlum, geçmişi karıştırmaya gerek yok. Sonra Ayşe’yle de zor oldu. Başta eğlenceliydi, içer eğlenirdik. Ama sonra… para, kavga. Kendi çocuğumuz olmadı. Kızı da beni sokağa attı. İşte böyle. Şimdi… hiç kimseyim. Parka götürdüğümü hatırlıyor musun? Gazoz alışımı?”
“Ciddi misin sen? Bir gazozla her şeyi silmeyi mi düşündün? Giderken dolaptan son paralarımızı alışını unuttun mu? ‘Daha iyi bir hayat’ için giderken annemin yüzüne tükürdüğünü? Unuttun ha?! Ben unutmadım!”
Murat sertçe döndü ve apartmana girdi, babasını bankta bıraktı. Öfkeden titriyordu. Evde karısı Aylin onu karşıladı.
“Ne oldu sana? Beyaz bir hayalet gibi gözüküyorsun…”
“Babam. Geldi işte. Apartmanın önünde oturuyor – pis, perişan. Kimsesi yokmuş, yardım istiyor. Otuz yıl sesini çıkarmadı, şimdi bir oğlu olduğunu hatırladı!”
“Belki biraz konuşsan…”
“O bana hiçbir şey ifade etmiyor! Bir damla acıma bile yok!”
Aylin sessiz kaldı. Murat yatak odasına geçti ama uyuyamadı. Çocukluğundaki çığlıklar, annesinin gözyaşları, babasının bavulu kapıp çekip gittiği o gece…
Üç gün sonra, babası yine apartmanın önündeydi. Ürkek, umut dolu.
“Oğlum… Ben her şeyi anlamıştım. Ama sen artık bir insansın, hayatın var… Bana bir köşe, biraz yemek…”
“Bana okul ayakkabısı alacak para olmadığında neredeydin?! Annem hastayken neredeydin?! Bana kimse yardım etmedi. Ben de sana bir şey borçlu değilim. Kaybol!”
Babası başını öne eğdi, tek kelime etmedi.
Ertesi gün kapı çaldı. Üniformalı genç bir kadın:
“Merhaba, Murat Bey misiniz? Babanız hastanemizde. Dövülmüş… Sokakta kavga etmiş. Size haber vermemi istedi. Başka kimsesi yokmuş…”
“Ne olacak şimdi? Ben onun akrabası değilim. O bana hiçbir şey ifade etmiyor!”
“Ama… sizi çok sevdiğini söylüyordu…” Kapıdan çıkarken ekledi: “Çorum Devlet Hastanesi, üçüncü servis…”
Aylin konuşmayı duymuştu.
“Murat… Belki bir uğrasak? Durumunu bir görelim…”
Bir saat sonra hastanedeydiler. Yiyecek poşetleri, temiz kıyafetler. Doktor onları karşıladı:
“Durumu ağır. Karaciğeri çok yıpranmış. Fazla zamanı yok…”
Odada baba, Murat’ı görünce gözleri doldu.
“Geldin… Biliyordum. Bu Aylin mi? Gelinim… Torunum var mı? Bir kez görebilsem…”
İki gün sonra kızlarıyla geldiler. Yaşlı adam ona bir mucizeye bakar gibi baktı. Elini okşadı, ağladı.
“Aman Tanrım… Büyükannenin tıpkısı. Çok güzelsin… Mutlu yaşa, kızım…”
Dördüncü gün, Murat’ı yanına çağırdı.
“Affet beni evlat… Her şey için. Seni sevmediğim için. Anneni üzdüğüm için. Affet…”
Murat elini sıkıca tuttu. Sessizce. Bunun tek anlamı vardı: “Affettim.”
Bir hafta sonra babası öldü. Murat cenazeyi kendi düzenledi. Annesinin yanına gömdü. Vedaya gelen tek ki,




