**”Misafirler iki kere sevilir”: Kardeşim Okan’ın hafta sonumu nasıl bir sabır sınavına çevirdiği**
— Can, hatırlıyorsun değil mi, bu hafta sonu kardeşinle karısı gelecek? — diye hatırlattı eşim Ayşe, elinde tencereyle ocak başında durarak.
— Hatırlıyorum tabii, — diye mırıldandım, ama aslında unutmuştum. Okan’sız geçen günler o kadar rahattı ki…
Her yaz kardeşim, Bursa’nın kenarındaki evimize “tatil” yapmaya gelirdi — ama aslında tatili biz, Ayşe’yle, onlar gittikten sonra yaşardık. Yanında sadece karısını değil, sanki kendi doğum günü partinde misafir ağırlıyormuşsun hissini de getirirdi.
Üç saat erken geldiler. Daha kapıdan girer girmez sesi duyuldu:
— Vay canına, Serkan! Yazık hava! Senin yazlık tam bir cennet! Şimdi çoraplarımı şuraya asayım da havalansın.
Çoraplarını çıkarıp bahçe sandalyesinin arkalığına astı. Ayşe’nin gözleri faltaşı gibi açıldı. Ben derin bir nefes aldım.
— Yemek hazır mı? — diye sordu kardeşim daha kapıdan.
— Daha kahvaltıyı yeni yaptık, — dedim.
— Önemli değil, biz Zeynep’le ikramlık getirdik! Bak, eklerler, yarına son kullanma ama indirimli! Bir de karpuz, yarı fiyatına! Hadi çay demle!
Ellerimi yıkarken o şapur şupur karpuz yiyordu. Meyve suyu çenesinden aşağı süzülüyor, o da eliyle silerek devam ediyordu. Ayşe donup kalmıştı.
— Biz şimdi odamıza geçip biraz dinlenelim, geçen seferki gibi, tamam mı? — dedi ve cevap beklemeden yatak odasına yöneldi. Bizim yatak odamıza.
Sadece Ayşe’ye baktım.
— Sen kendin sırtının kötü olduğunu söylemiştin, bizim yatağımız da rahattır… — diye fısıldadı.
— Can, hadi dayan, sadece iki gün, — diye ekledi, yüzümü görünce.
O an anladım: Bu, hayatımın en uzun iki günü olacaktı.
Akşam kızımız Elif, eşi Emre ve çocukları geldi. Oğlanlar, Deniz ve Eren, sevinçle evin içinde koşturup oyuncak dolu çantalarını gösteriyorlardı — sabah erkenden yaz kampına gideceklerdi.
Akşam yemeği geceye kadar uzadı: Emre arabayla uğraşıyor, Okan’la Zeynep uyuyor, biz de bekliyorduk. Bir ara her şey normal göründü: mangal, kahkahalar, çocuklar. Ta ki o an gelene kadar.
— Elif, arabanın anahtarlarını gördün mü? Buradaydı, masanın üstünde… — diye telaşla sordu Emre, ceplerini yoklayarak. — Onlar olmadan gidemeyiz, tren iki saat sonra.
Panik başladı. Evin her köşesini aradık, buzdolabını bile çektik. Çocuklar ağlamak üzereydi. Sadece biri sakindi: Okan, mangaldan et yemeğe devam ediyordu.
— Sizde hep böyle mi eğlenceli oluyor? — diye güldü. — İyi ki bizim torunumuz yok, deli olurduk!
Ayşe dudaklarını ısırdı, Elif yanıma gelip fısıldadı:
— Baba, anahtarlığın düğmesine bassam olur mu? Yakındaysa ses çıkar.
Emre arabaya koştu, biz de evde sessizce bekledik. Sonra bir ses… İnce bir bip. Kanepenin altından. Hayır — koltuğun yanından. Hayır — Okan’ın çantasından.
— Okan Amca, bu senin çantan mı? — diye sordu Elif.
— Tabii benim. Sorun ne?
— Ses buradan geliyor… Bakabilir miyim?
— Aman kızım, oraya nasıl girebilir ki? — diye kıkırdadı.
Elif dayanamadı — fermuarı açtı ve anahtarları çıkardı. Bizimkiler. Anahtarlıklı.
— Emre! Buldum! Hadi, arabaya!
Koşarak çıktılar. Kardeşime döndüm:
— Anahtarlar senin çantanda ne arıyor?
— Valla Serkan, ben bilmem… Belki Zeynep karıştırdı, onunkiler sanıp koymuştur, — dedi ve karısına baktı.
— Aynen öyle oldu! Gördüm, düşünürüm kaybolmuş diye seninkilerin yanına koydum. Bu kadar büyütülecek şey mi?
Gittikten sonra Ayşe’yle verandada oturduk.
— Nasıl da gittiler gördün mü? Doğru dürüst veda bile etmediler…
— Can… Ama bu senin kardeşin. Hep böyleydi. Hatırlıyor musun, küçükken babanın elinden seni nasıl korurdu?
İç çektim. Hatırlıyordum. Ama şimdi yetişkin bir adamdı, başkasının peynirini yiyen, başkasının yatağında uyuyan ve başkasının araba anahtarlarını saklayan.
Sabah erkenden uyandı, her zamanki gibi.
— Biz Zeynep’le kahvaltıyı ettik! Buzdolabındaki o pastırmayı ve peyniri yedik. Vay canına, burası ne güzelmiş, sanatoryum gibi! Keşke gitmesek…
Arabaları kapıdan çıkınca Ayşe merdivenlere oturdu ve dedi ki:
— Can, misafirler iki kere sevilir. Biri gelirken, biri giderken.
Başımı salladım. Ve iki gündür ilk kez gülümsedim.




