“Sen artık bana kimsin?” diye düşünürken, otuz yıl sonra babam hayatıma geri döndü… ve hemen hastaneye yattı.
Mehmet işten çıkıp eve dönüyordu. İstanbul’un bir kenar mahallesindeki apartmanın önüne arabasını park etti, bagajı açtı, iki ağır market poşetini aldı ve kapıya yöneldi. Tam apartmanın şifresini girecekken, bir ses onu çağırdı:
“Mehmet! O sen misin?”
Mehmet döndü. Bankta yaşlı bir adam oturuyordu—bakımsız, yırtık bir ceket, dağınık gri sakal ve donuk gözler. Sokakta yaşayan biri gibiydi. Mehmet kaşlarını çattı.
“Affedersiniz, bana mı seslendiniz?”
“Mehmet… Ben Cemal. Baban. Tanımadın mı beni?”
Mehmet geri çekildi, sanki yumruk yemiş gibi. Babası. Aynı adam, otuz yıl önce, annesini ve onu terk eden. O zamanlar dokuz yaşındaydı. Şimdi ise burada oturuyordu, hiçbir şey olmamış gibi.
“Adresini öğrendim… Eşinin arkadaşı Lale’den. Bana senin annenin vefat ettiğini söyledi. Ben bilmiyordum… Hiçbir şeyden haberim yoktu. Tanrım, o kadar çekmiş ki, ben ise…”
“Neredeydin?” diye sertçe kesip attı Mehmet. “Annem geceleri ağlarken neredeydin? Sana çay yapmak zorunda kaldığımda, çünkü sen yine ‘gezmeye’ gitmiştin, neredeydin? Bana ve anneme vurduğunda, unuttun mu? Ama ben unutmadım!”
“Oğlum, geçmişi neden kurcalıyorsun? Sonra Fatma ile de zor oldu. Önce eğlendik, içtik, beni aldattığıma sevindi. Ama sonra… her şey değişti. Para, kavgalar. Kendi çocuklarımız yoktu. Onun kızı beni sokaklara attı. Ve işte… Şimdi kimsesizim. Ama hatırlıyor musun, seni parka götürdüğümü? Sana gazoz aldığımı…”
“Bu şaka mı? Bir şişe gazozla her şeyi affettireceğini mi sanıyorsun? Ayrılmadan önce dolaptaki son parayı alıp gittiğini unuttun mu? ‘Daha iyi bir hayat’ için anneme tükürüp giderken, unuttun mu? Unutmadım!”
Mehmet öfkeyle döndü ve apartmana girdi, babasını bankta bıraktı. Öfkeden titriyordu. Evde eşi Ayşe onu karşıladı.
“Ne oldu sana? Yüzün bembeyaz…”
“Babam geldi. Sokakta oturuyor—pis, perişan. Kimsesi yokmuş, yardım istiyormuş. Otuz yıl sesini çıkarmadı, şimdi hatırladı bir oğlu olduğunu!”
“Belki konuşsan…”
“O bana hiçbir şey ifade etmiyor! Hiç acıma yok!”
Ayşe sustu. Mehmet yatak odasına geçti ama uyuyamadı. Çocukluğunun çığlıkları, annesinin gözyaşları, babasının bavulunu alıp kapıyı çarptığı o gece gözünün önüne geldi…
Üç gün sonra, babası yine kapının önündeydi. Ürkek, umut dolu.
“Oğlum… Ben seni anlıyorum. Ama sen şimdi güçlü bir adamsın. Bana bir köşe, biraz yemek vermeyecek misin?”
“Okul ayakkabılarım yırtıkken neredeydin? Annem hasta yatarken neredeydin? Kimse bana yardım etmedi. Ben de sana borçlu değilim. Kaybol!”
Babası başını öne eğdi, tek kelime etmedi.
Ertesi sabah kapı çalındı. Üniformalı genç bir kadın:
“Mehmet Bey misiniz? Babanız hastanemizde. Sokakta birileriyle tartışmış, dövülmüş. Size haber vermemi istedi. Başka kimsesi yok…”
“Ne olmuş şimdi? Benim ona borcum yok. O bana hiçbir şey ifade etmiyor!”
“Ama… size olan sevgisinden bahsetti. Üzgünüm.”
Kapıdan çıkıp döndü:
“Şehir Hastanesi’nde, üçüncü serviste…”
Ayşe konuşmayı duymuştu.
“Mehmet… Belki gidip bir bakmalıyız? Sadece halini görelim…”
Bir saat sonra hastanedeydiler. Temiz kıyafetler, yiyecekler. Doktor onları karşıladı:
“Durumu ağır. Karaciğer iflas etmek üzere. Uzun süredir içiyordu. Çok zamanı kalmadı…”
Odada babası Mehmet’i görünce gözleri doldu.
“Geldin… Biliyordum. Bu Ayşe mi? Geliniim… Torunun var mı? Bir kez göreyim…”
Birkaç gün sonra kızlarıyla geldiler. Yaşlı adam ona bir mucizeye bakar gibi baktı. Ellerini tuttu, ağladı.
“Allah’ım… Tane anneannenin gençliğine benziyorsun. Çok güzelsin… Mutlu yaşa, torunum…”
Dördüncü gün Mehmet’i yanına çağırdı.
“Affet beni oğlum… Her şey için. Seni sevmediğim için. Anneni üzdüğüm için. Affet…”
Mehmet elini sıkıca tuttu. Sessizce. Tek söyleyebileceği şey buydu: *Affettim.*
Bir hafta sonra babası öldü. Mehmet cenaze işlerini kendisi halletti. Annesinin yanına defnetti. Vedada başka kimse yoktu. Ama uzun yıllar sonra ilk kez içi huzur dolmuştu.
Hiçbir borcu yoktu. Ama vicdanının sesini dinleyip gerekeni yapmıştı.




