Bugün yine kaynvalidemin teklifini düşünüyorum. Evlerimizi değiştirelim diyor ama bir şartı var: Benimkini kendi üzerine geçirmemi istiyor.
Diğer kadınlar ne hisseder bilmiyorum, ama ben hakkım olanı riske atmayı düşünmüyorum. Özellikle de konu emlak olduğunda. Hele bir de kocamın ailesi devreye giriyorsa… Onların “iyi niyetlerinin” altında hep bir şeyler gizli olduğunu uzun zamandır hissediyorum.
Emre’nin ailesi, hafif tabirle, kolay insanlar değil. Küçük kardeşi yıllardır cezaevinde. Ne için olduğunu tahmin edersiniz. Hep riskli işlere girerdi. Ya birini şüpheli bir işe sokar, ya “sorumluluğu üstlenirim” der, sonra da suçlu aramaya başlardı. Sonunda bedelini ödedi. Ama annesi, yani kaynvalidem, her seferinde “Ama o daha çocuk…” derdi.
Emre ile evlendiğimizde, nerede yaşayacağımıza dair pek seçeneğimiz yoktu—bana geldik. Israr etmedim, ama büyükannemden kalan bir evim vardı. Tek odalı, ama şirin, aydınlık ve yüksek tavanlı. İkimize de fazlasıyla yetiyordu. Emre titiz, evine düşkün bir adam. Henüz yeni evliyken bile banyoda ıslak zemini bırakmaz, çoraplarını kendi yıkardı.
Üç yıl geçti… Ve sonunda kızımız doğdu. Sessiz, aydınlık bir kız: Ayşegül. Uykusuz gecelerden, huysuzluklardan, yorgunluktan korkuyordum. Ama Ayşegül melek gibiydi. Sakin, sevgi doluydu. Onunla her şey kolaydı.
Emre iyi bir baba çıktı. Keşke biraz daha fazla kazansa, kim istemez ki? Ama idare ediyorduk. Kaynvalidem ise torun sahibi olunca birden canlandı. Sürekli hediyelerle geliyor, günde on kez arıyor. Özellikle de bana karşı çok ilgili. İlk başta sadece torununa yakın olmak istediğini düşündüm. Ama sonra fark ettim ki, aklında başka bir şey var.
Plan basitti. Kaynvalidem, Emre’yle bana kendi iki odalı evine taşınmayı teklif etti. Kendisi ise “yaşlı nine” olarak bizim küçük evimize geçecekti. “Sizin için daha iyi olur, çocuğun odası olur, yer genişler, tabii ben de yardımcı olurum” diyordu.
Sözde mükemmel bir fikirdi. Ama bir şartı vardı: Resmi olarak tapu değişimi yapmamız gerekiyordu. Yani, benim evim onun üzerine geçecek, gideceğimiz iki odalı ev ise sadece Emre’nin olacaktı.
Önce tuzağı anlamadım. Sonra oturup düşündüm… Ve korktum. Boşanma durumunda ben ortada kalacaktım: Benim evim onun, oturduğum ev Emre’nin. Ve hepsi yasal olacak.
Bilmiyorum, bu bir kurnazlık mı yoksa ileri görüşlülük mü, ama kaynvalidem diretiyor. İkna etmeye çalışıyor, baskı yapıyor, her argümanı kullanıyor. Hatta, “Şimdi reddediyorsan, demek ki önceden boşanmayı düşünüyorsun” diyor. “Eğer düşünüyorsan, sevmiyorsun demektir.”
Emre dinliyor. Şaşkın. Riskli olabileceğini anlıyor, ama sonuçta annesi kötü bir şey önermez, değil mi? Ciddi bir konuşma yaptık. Dedim ki: “Emre, sen kızımın babasısın, benim eşimsin. Sana güveniyorum. Ama annene güvenmiyorum. İstemiyorum. Kötü bir his var içimde.”
O ise her şeyi karmaşık hale getirdiğimi söyledi. “Daha esnek olmalısın, bunlar sadece kağıt parçaları” dedi. “Hiçbir şey değişmeyecek, kimse kimseyi bırakmayacak.” Ama biliyorum nasıl olacağını. Bugün “kimse”, yarın “yabancılar” olacak. Ve ben çocuğumla ortada kalacağım.
Bir uzlaşma önerdim: Tapu değişimi olmadan, sadece ev değiştirelim. İsterseniz aile gibi yaşayalım, bu kâğıt oyunlarına gerek yok. Ama kaynvalidem reddetti. Açıkça söyledi: “Güvenmiyorum. Ya ayrılırsanız, benim evimin yarısı sana gider?”
İşte böyle. Kendi evi için endişeleniyor, ama benimkini istiyor.
Şimdi her gün baskı var. Emre söyleniyor, tartışmalardan yorulduğunu söylüyor. Kaynvalidem arıyor, ikna etmeye çalışıyor. Hepsi de iyi niyet maskesi altında. Ben ise küçük evimde oturuyor, uyuyan Ayşegül’e bakıyor ve düşünüyorum—her şeyi yabancılara vermek istemiyorum diye kötü bir anne miyim benim?
Ne yapacağımı bilmiyorum. Boşanmayı düşünmüyorum. Ama evimi de vermeyeceğim. Yorgunum. Açgözlü değilim. Sadece yarın her şey yıkılırsa sokakta kalmak istemiyorum. Etrafta çok fazla örnek var.
Siz olsanız ne yapardınız?




