Kayınvalidem her hafta sonu yardım istiyordu—ama bir gün artık gitmemeye karar verdim. Ben bir hizmetçi değilim ve kimse zamanıma hükmedemez.
Evlendiğimiz ilk günden beri kayınvalidemle ilişkilerimi düzeltmeye çalıştım. Sekiz yıl boyunca gerçekten sabrettim, sorunları örtbas ettim. Kocamla birlikte köyden şehre taşındığımızdan beri annesi—Ayşe Hanım—her hafta bizi arardı. Hep aynı şeyi söylerdi: “Hafta sonu gelin, yardım edin!” Bazen patates ayıklamamızı, bazen bahçeyi çapalamamızı, bazen de küçük kızı Meltem’in evinde duvar kağıdı yapıştırmamızı isterdi. Ve her seferinde giderdik. Yardım ederdik.
Oysa ben on sekiz yaşında değilim ve sorumsuz bir hayat yaşamıyorum. Haftanın beş günü çalışıyorum, iki çocuk büyütüyorum, evi çekip çeviriyorum. Benim de bir evim, bir ailem var ve haftada en azından bir kez… nefes almak istiyorum.
Ama Ayşe Hanım bizi bedava işçi gibi görüyordu. Yorgun olduğumu ima ettiğim anda suratıma bir sitem savururdu: “Senden başka kim yardım edecek?” Önemli bir iş olsa neyse, ama değil! Bazen bana kendisine gelmemi söyler, sonra başka bir “acil” iş çıkardı—Meltem’e duvar kağıdı yapıştırmam için. Aptal gibi giderdim. Peki ne oldu sanıyorsun? Ben mezura ve rulo fırçasıyla odalarda koştururken, “çalışkan” Meltem ayna karşısında yeni manikürünü sergiliyor ve çaydanlığı üçüncü kez ısıtıyordu.
Kocam bunların hepsini görüyordu. Aptal değil, nasıl kullanıldığımızı anlıyordu. Ama ağzını açmaya cesaret edemiyordu—sonuçta bu onun annesiydi. Ben sustum, katlandım. Bir süreliğine.
Ama bir gün, onunla birlikte annesinin evine gitmeyi bıraktım. Kavga etmeden. Açıklama yapmadan. Sadece evde kaldım ve kendi planlarım olduğunu söyledim.
Kayınvalidem tabii ki hoşlanmadı. Hemen oğluna sorup durdu, neler olduğunu, neden bu kadar “duyarsız” davrandığımı. Kocam birlikte gitmem için yalvardı—”annem üzülmesin diye.” Ama artık bu oyunu oynamayacaktım.
Yoruldum. Otuz beş yaşındayım ve hafta sonu dinlenmeye hakkım var, kendi işini bile yapmayanlara hizmet etmeye değil. Onlardan ne bir minnet ne de saygı gördüm. Sadece talep.
O cumartesi, nihayet kendi evime çeki düzen verdim. Biriken çamaşırları yıkadım, güzel bir yemek pişirdim ve pazar günü—çok uzun zaman sonra ilk kez—kanepeye uzanıp elime bir kitap aldım. Harikaydı. Ta ki kapı zili çalana kadar.
Kapıda Meltem vardı.
Selam bile vermeden, en ufak bir nezaket göstermeden, beni bencillikle suçladı. Küstah, terbiyesiz, aileyi terk ediyormuşum, kayınvalidemin aramalarını görmezden geliyormuşum. Yardıma koşmam gerektiğini söyledi çünkü “artık ailenin bir parçasıydım.”
Sakin bir şekilde dinledim, iyi günler dileyip kapıyı kapattım.
Ama bu kadarla kalmadı. Aynı günün akşamı Ayşe Hanım da kapıma dayandı. Daha ilk andan suçlamalara başladı. Nankördüm, o bizim için her şeyi yapmıştı, ben şımarmıştım ve büyüklere saygısızlık ediyordum. Ona bakarken, saatlerimi, günlerimi, hafta sonlarımı harcadığım anlar gözümün önüne geldi—yıkadığım, pişirdiğim, çapaladığım, yapıştırdığım, ütülediğim her şey onun için yapılmıştı.
Şimdi ise benim evimde dikiliyor ve bana ahlak dersi veriyordu.
İşte o an anladım: Yetti artık.
Sessizce kapıya yürüdüm, açtım ve tek bir kelime etmeden çıkışı gösterdim. Şaşkına dönen kayınvalide mırıldanarak bir şeyler söyledi ama gitti. Ben de koltuğa geri döndüm, kitabımı aldım ve rahat bir nefes aldım.
Biliyor musunuz, bu öfke değil. Bu bir savunma. Zamanımın ve enerjimin artık kimseye ait olmadığını anlamak. Eğer birine borçluysam, o da sadece kendime ve aileme.
O gece hafif bir kalple uyudum. Ve yıllar sonra ilk kez özgür hissettim.




