Bugün 42 yaşındayım. Ve kesinlikle ailemin bana taşınmasını istemiyorum.
Adım Lale. Kırk iki yaşındayım. Bir ailem var—eşim ve iki harika çocuğum. On beş yıl önce yeni bir hayata başlamak için yurtdışına, İspanya’ya taşındık. Amacımız yoksulluktan kurtulmak, çocuklarımıza mutlu bir gelecek sunmaktı.
Köyümüz Kars’ın küçük bir kasabasındaydı. Evlendikten sonra bir süre ailelerimizle yaşadık—bir sıra benimkilerle, bir sıra onunkilerle. Ancak üç yıl sonra anladık ki huzurlu bir hayat istiyorsak, gitmemiz gerekiyordu. Ve gittik.
İlk zamanlar zordu. Düşük maaşlı işlerde çalıştık, her kuruşu hesapladık. Ben çocuk bakıcılığı yaparken, eşim araba yıkıyordu. Madrid’in kenar mahallesinde küçük bir ev kiraladık. Ama birlikte çabaladık, birlikte biriktirdik. Yıllar sonra oğlumuz, ardından kızımız doğdu. Artık oturma iznimiz, krediyle aldığımız bir dairemiz ve sadece geçinmek değil, yaşamak için bile yeterli bir işimiz vardı.
Çocuklar okula gidiyor, etkinliklere katılıyor, sevgi ve saygı içinde büyüyor. Zengin değiliz ama yetiniyoruz. Kimseden yardım istemiyoruz. Her şeyi kendimiz başardık.
Ve işte tam bu noktada, ailemden telefonlar gelmeye başladı. Annem ve babam hâlâ köyde yaşıyor. Bu on beş yıl boyunca bizi bir kez bile ziyaret etmediler. Çocuklara bir hediye, bir teşekkür sözü bile göndermediler. Ben elimden geldiğince para yolladım, ilaçlarını ödedim, giysiler gönderdim. Karşılığında sadece sitem: “Siz İspanya’da krallar gibi yaşıyorsunuz, biz burada sefalet içindeyiz!”
Sonra bardağı taşıran son damla geldi. Annem, “Size taşınmaya karar verdik. Burada yapacak bir şeyimiz kalmadı. Sizde sıcak var, yemek var, torunlar yanınızda,” dedi. Tabii ki masrafları bize kalacakmış—ve bizimle yaşayacaklarmış.
Şaşkına döndüm. Bu bir öneri değil, emirdi.
Hiç sormadılar: “Size uyar mı? Bunu karşılayabilir misiniz? Fazla odanız var mı?” Hayır. Sadece, “Şimdi sıra sizde, bize bakacaksınız,” dediler. Peki bana kim baktı?
Hastalandığımda annem gelmedi. İlk aylarda aç kaldığımızda bir çay bile yollamadı. Çocuklar doğduğunda bir oyuncak, bir giysi bile göndermediler. Şimdi ben, huzurumu, ailemin düzenini feda etmeli miyim? Beni yıllar önce kendi başıma bırakanlar için?
Acımasız biri değilim. Yardım etmeyi reddetmiyorum. Zaten maddi ve manevi destek oluyorum. Ama çocuklarımın sürekli gerilim içinde, sitemler ve kaprislerle büyümesini istemiyorum. Eşimin, kayınvalidemin nasihatlerinden kaçmak için evden uzaklaşmasını istemiyorum.
Neden çocuklarım odalarını paylaşsın, çünkü anneannem “yer yetmiyor” diyor? Neden eşim, kendisini “taşımak, beslemek, temizlemekle” yükümlü gören bir evde yaşasın?
Neden hepimiz, birinin rahat bir emeklilik istemesi yüzünden hizmetkâra dönüşelim?
Biliyorum, “Onlar sana hayat verdi!” diyenler çıkacak. Ama ebeveynlik sadece biyolojiyle mi ölçülür?
Çocukken bana hediye alınmazdı. Doğum günlerinde pasta, kutlama olmazdı. Giysiler ikinci elden, ayakkabılar iki yılda bir alınırdı. Ailecek bir tatil hatırlamıyorum. Beni sevmediler—sadece katlandılar.
Evet, beni büyüttüler. Ama onlar sayesinde değil, onlara rağmen büyüdüm.
Şimdi bana “onlara iyi bir yaşlılık sunmam gerektiği” söyleniyor. Peki ben onların gençliğini mi aldım? Çocuklarımın huzurunu feda etmek istemiyorum. Başkalarının hatalarının bedelini ödemek istemiyorum.
Bencilce gelebilir ama çocuklarımı seçiyorum. Eşimi seçiyorum. Evimizi seçiyorum—ışık, sıcaklık ve sevginin olduğu yeri. Korkunun, sitemlerin ve geçmişin borçlarının olmadığı yeri.
Aileme yardım etmeyi reddetmiyorum. Ama hayatımı yıkmaya izin vermeyeceğim. Ne “ailevi görev” adına, ne de “dayanışma” bahanesiyle. Çocuklarımın hayatı, başkalarının kararlarına kurban gitmeyecek.




