Bir hafta sonu, köpeğime aşı yaptırmak için kliniğe gittim. Sıraya girdim. Üstü başı pek düzgün olmayan ama tertipli yaşlı bir adam tanıdık geldi. Dikkatlice baktım – komşumuz, Mehmet Emmi. Yaşlı adam telaşla doktor çağırıyordu. Yanına yaklaştım.
“Ne oldu?”
“Arabaya çarpılmış bir köpek buldum yolda. Acil ameliyat lazım.”
“Emmi, paran yetecek mi?”
“Bilmem kızım,” dedi Mehmet Emmi.
Ceplerini karıştırmaya başladı. Zorlukla 900 lira çıkardı. Sevindi.
“Yeter belki. Bugün biraz iş yaptım, rast geldi.”
Köpek, görünüşe göre bir tazı, acı acı inliyordu. İçim sızladı. Kırık bacakları vardı, en az 10.000 lira tutardı. Pahalı bir Serval kedisi taşıyan şık giyimli bir adam bize döndü.
“Kızım, bırakıp gidemezdim ki,” diye iç çekti Mehmet Emmi. “Yolun ortasında feryat ediyordu. Herkes geçip gidiyordu, koşuşturuyordu. Can çekişiyordu. Karıma, Fatma’ya, telefon açayım, onun yanında belki 300 lira daha vardır.”
Servalli adam beni kenara çekti.
“Onu tanıyor musunuz?”
“Yan binada oturuyor. Eskiden üç ayaklı bir köpeği vardı. 15 yaşında öldü, bir çoban köpeğiydi. Onu da çarpılmış bulmuş, sahipleri almamış.”
“Anlıyorum,” dedi adam ve resepsiyona yürüdü.
“Cerrahı çağırın, dedeyle çarpılmış köpeği alın. Faturayı hazırlayın, ben ödeyeceğim. Onun parasını alın, ama ne kadar tuttuğunu söylemeyin.”
Cerrah çağrıldı. Fatura 17.000 liraydı. Mehmet Emmi’nin 900 lirası alındı, gerisi Servalli adam – Murat Bey – tarafından ödendi. Köpeğime aşı yaptırdım ve eve gittim. Mehmet Emmi ameliyathanenin önünde bekliyordu. Zaman geçti, o tazı köpek artık bizim mahallede, Mehmet Emmi ve karısı Fatma’yla geziniyordu. Biraz topallıyordu.
“Merhaba Mehmet Emmi.”
“Merhaba kızım.”
“Görüyorum ki köpek sizde kalmış.”
“Evet, oğlu sahiplerini buldu. Ama ‘artık sergilere uygun değil’ diye geri almadılar. İhtiyaçları yokmuş. Önemli değil, bakarız. Oğlu özel mama ve vitaminler aldı. Ben de ek iş buldum, kapıcılık yapıyorum. Ayda 12.000 lira veriyorlar. İdare ederiz. Adını Kiraz koyduk.”
İki ay sonra yine aynı kliniğe gittim. Yaşlı kedim Hüsnü hastalanmıştı. Sıraya girdik, bekliyorduk. Bir de ne göreyim, Mehmet Emmi içeri girdi. Kucağında yaralı, ziftli bir yavru kedi vardı – bakması bile acı vericiydi. Ceplerini karıştırıyor, parayı sayıyordu. Yetersizdi, üzüldü.
“Gençlerden aldım şu hayvanı. Yazıklar olsun, kesmişler, ziftlemişler. Rezillik!”
“Şu Servalli adam eksik şimdi,” diye düşündüm.
Tam o sırada kapı açıldı ve Murat Bey, Bagatur adlı kedisiyle içeri girdi. Mehmet Emmi’ye baktı. O, hâlâ küçük paraları sayıyordu. Kediden kan ve zift damlıyordu.
“Kader işte!” dedi Murat Bey ve resepsiyona yöneldi.
“Dedeyle kediyi alın, ben ödeyeceğim.”
Kedi ameliyata alındı, Hüsnü muayene edildi. Murat Bey dedenin hesabını ödedi, gerekenleri aldırdı ve çıktı. Mehmet Emmi o kediyi de yanına aldı, adını Maviş koydu.
Bahar geldi. Hayvanlarımız için kene ilacı almaya gittim. İçeri girdiğimde Murat Bey’i gördüm. Selamlaştık.
“Mehmet Emmi eksik,” diye güldü Murat Bey.
“Birazdan gelir,” dedim gülümsemeyle.
Kapı açıldı. Mehmet Emmi içeri girdi, ceketinin altında bir şey sarılıydı. Karısı Fatma da yanındaydı.
“Ne oldu?” diye sordum.
“Fatma sokak kedilerinden bir kuş kurtardı. Hırpalamışlar ama aslında çok güzel bir kuş,” dedi Mehmet Emmi ve ıslak ceketinin altından bir sultan papağanı çıkardı.
Sandalyeye çöktüm. Murat Bey cüzdanını karıştırmaya başladı.
“Bu papağan evcil,” dedim. “Mutlaka bir adı vardır. Belki de Sultan’dır.”
Papağan dağınık tüylerini kaldırdı, bana baktı ve “Kader, Kader!” diye seslendi.
“Kader,” diye iç çekti Murat Bey, cüzdanını çıkarıp resepsiyona yürüdü.
Mehmet Emmi kafasını kaşıdı ve memnun bir gülümsemeyle, “Artık buraya bir hayvan getirsem ucuza hallolur,” dedi.
Murat Bey kliniği değiştirmedi ve oraya bir kart bıraktı: “Mehmet Emmi adında bir adam herhangi bir hayvanla gelirse, beni arayın. Her şeyi öderim.”
Kaçış yok – kader işte.




