Bırakmak mı? Geri Döndürmek mi?

Bugün mutfağımda oturmuş, Victor’un bana verdiği minik taşlı yüzüğe dalıp gitmiştim. “Canın istedi” deyip alıvermişti, her zamanki gibi. Eskiden böyle hediyeler kalbimi heyecanla çarptırırdı, şimdiyse içimi donuk bir hüzün kaplıyordu. Sevmediğin biriyle yaşamaktan daha kötü bir şey yoktu…

Victor’la üniversitede tanışmıştık. O, “şu güvenilir arkadaş”tı—sessiz, nazik, her an yardıma hazır. Onu hiç ciddiye almamıştım, ta ki onun ilgisini fark edene kadar. Uzun süre, sabırla bekledi. Arkadaşlarımla konuşurken bile onunla dalga geçerdim.

Ama vazgeçmedi.

Sonunda sevgili olduk. Derken evime taşındı. Her şey kendiliğinden gelişti. Yalnız hislerim—gerçek hislerim—hiç uyanmadı.

Victor her şeyden memnundu. Bana papatya çayı yapar, bulaşıklarımı yıkar, elbiselerimi ütülerdi. Ben ise onun nefesinden bile rahatsız olurdum. Bana zayıf, silik, sıkıcı geliyordu.

Arkadaşlarım şanslı olduğumu söylerdi: “Böyle erkekler az bulunur, değerini bil.” Ama arkasımdan fısıldarlardı: Böyle birini hak etmiyordum, ben acımasız ve soğuktum.

O yine de tahammül etti. İş arkadaşlarıyla flört ettiğimde bile. Onu ittiğimde bile. Bir gün, “Boşuna bekleme, gidiyorum. Bıktım senden,” dediğimde bile.

Kapıda öylece durdu, solgun, gözlerindeki ışık sönmüştü. Engel olmadı.

İki hafta sonra Arda’yla tanıştım—sert, karizmatik. Bıraktığım barda, içkili halimle tezgâhın üzerinde şov yaparken yanıma oturdu ve dedi ki: “Bir yıl sonra, seni seven o adamı bıraktığına pişman olacaksın.”

Güldüm.

Arda’yla her şey film gibiydi: lüks restoranlar, uykusuz geceler, pahalı hediyeler. Ta ki soğuk bakışlar, gülüşümün çok yüksek olduğu eleştirileri, kıyafetlerime duyulan hoşnutsuzluk başlayana kadar. Sonra ihanet. Ve bir özür bile yoktu:

“Ne bekliyordun ki? Sana söz mü vermiştim?”

Yağmurda sokağa fırladım. Victor’u aramak istedim. Ama tuşlara basamadım.

Eve geldiğimde eski fotoğrafları çıkardım—o ve ben, mutlu. Omuzlarımı tutuyor, ben ise ona aşk dolu gözlerle bakıyordum. Yoksa sevgiliymişim gibi mi yapıyordum?

Birkaç gün sonra sinir krizi geçirdim. Kalbim dayanamadı. Hastanede, ilk kez Victor’un gözlerinde aşk değil, kayıtsızlık gördüm.

“Neden geldin?” diye fısıldadım.

“Bilmiyorum. Alışkanlık işte.”

Ve gitti. Geride papatyalar bıraktı—bir zamanlar güllere tercih ettiğim o çiçekleri.

“Neden sevilmekten bu kadar korktun?” diye sordu psikolog.

Hıçkırdım:

“Çünkü bu bir risk. Çünkü beni seven herkes, er ya da geç gitti. Babam yedi yaşındayken kayboldu. Annem, ‘Artık kimseye güvenme,’ dedi. Denedim. Alaycılığımın, sivri dilimin arkasına saklandım. Ama Victor aştı geçti…”

Ağlıyordum. Usulca, sonunda hissetmeme izin veriyormuşum gibi.

“Onu geri istiyor musun?”

“Dünyadaki her şeyden çok. Ama beni görmek istemiyor. Ve nedenini anlıyorum.”

İki yıl geçti.

Victor’u bir kafede gördüm. Pencerenin yanında oturmuş, menüye bakarken parmaklarıyla tanıdık bir ritim tutuyordu. Yaklaştım.

“Selam. Oturabilir miyim?”

Başını salladı. Sessizdi. Dikkatle baktı.

“Affetmeni beklemiyorum. Sadece teşekkür etmek istedim. Olduğun adam için. Ve özür dilerim, çünkü sevmeyi bilmiyordum.”

Kalkıp çıktım.

Bir hafta sonra yazdı: “Yeniden deneyelim. Ama yavaşça.”

Artık birlikte yaşamıyoruz. Buluşuyoruz, gülüyoruz, susuyoruz. Yeniden güvenmeyi öğreniyoruz.

Buzdolabımda şu sözün yazılı olduğu bir mıknatıs asılı: “Üşüyorsan, sıcak davran.”

Ve her “yavaşça”mız, bir adım daha yaklaşıyor. Sevildiğini hissetmenin, sevebilmenin mümkün olduğu yere…

Rate article
Lifequest
Bırakmak mı? Geri Döndürmek mi?