— Bunları bana neden anlattın? — diye sessizce, tanıdık olmayan bir sesle sordu Ebru.
— Bilmiyorum, — diye karşılık verdi Ceyda, aynı boğuk tonla.
Devam etmek istiyor gibiydi ama Ebru’nun bakışına takıldı: dikenli, tedirgin ve delici. Öyle bir bakıştı ki, artık güvenilmeyen birine yöneltilmişti.
O cuma, her zamanki gibi işten sonra Ebru ile Ceyda, alıştıkları kafeye gitmişlerdi. Bu ritüel yıllardır sürüyordu: bir kadeh şarap, samimi sohbet, kahkahalar, nadir gözyaşları. Hayatın, ailenin ve koşturmacanın yorgunluğunu taşıyan iki kadın. O cam kenarındaki masada, gerçek benlikleri olabiliyorlardı.
Ama o akşam her şey ters gitti.
Ebru aniden sevinçle ayağa fırladı ve “Kusura bakma, bir dakika!” diyerek dışarı çıktı. Ceyda şaşkınlıkla kaşlarını kaldırıp onu izledi.
Camın ardından gördü: Ebru, zarif, bakımlı, yumuşak bir gülümsemesi olan bir kadınla kucaklaşıyordu. Ceyda donup kaldı.
Bir an. Sonra bir an daha. O kadının yüzü hafızasında belirdi ve Ceyda’yı bir ürperti sardı.
Bu kadını tanıyordu.
Ebru geri döndüğünde artık hiçbir şey eskisi gibi değildi. Ceyda zoraki gülümsedi:
— Kimdi o?
— Ah, Sibel. Kuzenim. Neden sordun?
— Sadece… yüzü tanıdık geldi.
— Tanışıyor musunuz? İsterseniz yakından tanıştırayım! Sibel harika biridir!
— Hayır! — diye bağırdı Ceyda, sert ve yüksek sesle. Birkaç kişi dönüp baktı. — Özür dilerim… sadece gerek yok.
Ebru kaşlarını çattı:
— Neler oluyor?
Ceyda gözlerini yere indirdi, masanın altında ellerini sıktı:
— Ebru… Sibel’in bir kocası vardı. Adı Murat’tı, değil mi?
— Evet. Ne olmuş?
— O benimleydi. Onların evliliğini ben bitirdim.
Ebru, Sibel’in kocasından ayrılmasına dair her şeyi ablasının ağzından duymuştu. Aldatılma. Hayal kırıklığı. Sessizce kabul edilen bir boşanma. Dayanılmaz ve sessiz bir acı.
Ve şimdi… itiraf Ceyda’dan geliyordu. En yakın arkadaşından. Güvendiği kadından.
Ceyda konuşmaya başladı, yıllardır içinde taşıdığı yükü boşaltırcasına:
— Sibel’le çocukluktan beri arkadaştık. Her şeyi beraber yaşadık: mahalle, okul, üniversite. Sonra Murat’la tanıştı. Önce sevindim. Ama sonra… kendimi kaybettim. Onun bakışları, sesi… düğünlerinde dans ederken sarıldı bana. Kalbim yerinden oynadı. Nasıl olduğunu anlamadım. Tek bildiğim, onu istediğimdi. Sibel’in arkadaşı olmak yetmedi. Rakibi olmak istedim.
Önce bakışlardı. Sonra dokunuşlar. Sonra gece bırakışları. Ve sonra… Sibel hastanede yatarken bir gün. Yardım etmeye gitmiştim. Ama oradan onun kocasının sevgilisi olarak çıktım.
Bana geldi. Yeni bir hayat başlayacak sandım. Ama cehennem başladı.
Murat hep karşılaştırdı. Yargıladı. Suçladı. “Sibel ne kadar mükemmeldi, sen değilsin” dedi. Düğün yıldönümlerinde sarhoş olup ağladı. Hep ağladı.
Bir yanılsamada yaşıyordum. Ta ki anlayana kadar: Beni hiç sevmemişti. Ben ona sığınak oldum, ama asla evi olmadım.
Ebru, dudaklarını sıkarak dinledi. Titriyordu. Yıllarca Ceyda’yla dostlukları olmuştu. Tavsiyeler, akşam sohbetleri, destek. Ve her şey, ailesine ihanet eden biriyleydi. Ablasının ruhunu öldüren biriyle.
— Sibel’in ablası olduğumu biliyor muydun? — diye boğuk bir sesle sordu.
Ceyda başını salladı:
— Hayır. Şimdi anladım. Ve biliyor musun… şu an ne söylersen söyle, kabul edeceğim. Suçlu benim. Uzun zaman önce anladım her şeyi.
Ebru ayağa kalktı:
— O zaman bu kadar. Hoşça kal, Ceyda. Bol şans. Ben gidiyorum.
Ceyda eve döndü. Eşyalar dağınık, masada şarap, kirli tabaklar… Murat gelmişti. Ve yalCeyda mutfağa gitti, çay demledi ve artık hiçbir şeyin eskisi gibi olmayacağını bilmenin huzuruyla içini çekti.




