Yine o eski mahallenin köşesindeki küçük kafede oturuyorlardı — Elif ve Mehmet.
O, uzun boylu, ince yapılı, asla söz dinlemeyen koyu renk saçlarının inatçı tutamlarıyla bilinen bir kadındı. Saçları lastiğin ya da tokasının altından kaçar gibiydi, sanki ona gerçek ve canlı olduğunu hatırlatmak istiyordu.
O ise, yorgun ama sıcak bakışlı, içten gülüşlerin bıraktığı izlerle şakaklarına düşen beyaz telleri asaletine asalet katan bir adamdı.
Karşılıklı oturmuş, zamanın durduğunu hissettiriyorlardı. Mehmet, Elif’in bardağındaki kahveye tam iki kaşık şeker koyup karıştırıyordu. Elif ise her zamanki gibi parmaklarında kâğıt peçeteyi sıkıca rulo yapıyordu.
Öyle doğal görünüyorlardı ki, hiç ayrılmamışlar gibiydi. Ama biliyordum ki bu bakışların ardında seçimlerle, acılarla, kararsızlıklarla ve… aşkla dolu bir hayat saklıydı.
“Elif, tanışma hikâyenizi anlatır mısın?” diye sordum bir gün dayanamayarak.
Mehmet’e baktı, sanki izin istiyordu. O da başıyla onayladı.
“O zamanlar bankada çalışıyordum,” diye başladı, gözlerini kaçırarak. “Yeni başlamıştım, her şey yabancı ve korkutucuydu… O ise—” bir gülümseme kaçırdı.
“Ben ise küstah bir departman müdürüydüm,” diye gülerek sözünü kesti Mehmet.
Elif başını salladı:
“Katlanılmazdı. Ofise her girdiğinde bütün kızlar susardı. Pahalı takım, duruş, bakışlar… Ama sadece bana bakardı.”
“Mavi takım elbisen ve yanağındaki gamzenle,” diye yumuşakça ekledi Mehmet. “Öyle gülüyordun ki bütün oda aydınlanırdı.”
Elif gülümsedi ve farkında olmadan yanağına dokundu.
“Sonra… Sonra beni akşam yemeğine davet etti. Sarhoş oldu. Ve evli olduğunu itiraf etti.”
Bir sessizlik çöktü. Anının ağırlığı hissediliyordu. Mehmet bardağını sımsıkı kavradı. Elif ise geçmişe bakıyordu.
“O an kararımı vermiştim — hiçbir gelecek yok. ‘Öteki kadın’ olmak istemiyordum. Ama o vazgeçmedi. Çiçekler, kitaplar, geziler… Onun sayesinde ilk kez tiyatroya, operaya gittim… Yaşıyordum.”
“Neden olmadı?” diye dikkatle sordum.
“Boşanmayı teklif etti. Ben ise ‘hayır’ dedim. Çünkü korktum. Pişman olmasından, beni gördüğü kişi olmadığımı anlamasından, ailesinin beni reddetmesinden… Aşktan korktum.”
“Ben ise her şeyi yıkmaya hazır değildim. Çocuklar, alışkanlıklar… Sorumluluktan korktum,” diye ekledi Mehmet.
Elif derin bir nefes aldı.
“Sonra başka biriyle tanıştım. Her şey hızlandı, evlilik teklifi, düğün… Kaçtım. Vedalaşmadım bile.”
“Kalmanı isterdim,” dedi Mehmet, neredeyse bir fısıltıyla. “Ama o zaman değil. Çok geç anladım.”
“Yıllar sonra burada tesadüfen karşılaştık. Ben boşanıyordum, o ise benim için mutlu olduğunu söyledi. Yalan söyledim, o anladı.”
Mehmet eline dokundu.
“Yalan söylerken hep omuzların kalkar,” diye fısıldadı.
Susuyorlardı. Göz göze. Her şey oradaydı: yaşanmışlıklar, söylenmemiş sözler, geride bırakılanlar.
“Şimdi arkadaşız,” dedi Elif gülümseyerek. “Ya da neredeyse arkadaş.”
“Biz sadece sevmeyi biliyoruz. Kendi yolumuzla. İddiasız ve vaatsiz,” dedi Mehmet.
Ve düşündüm: mucize buluşmak değil, olmasa bile içindeki sıcaklığı kaybetmemek. Hayatta kalmasını sağlamak, her şeye rağmen.
Sıradan bir mucize. Ama aslında en gerçeği.




