Altmış yaşıma yeni bastım. Emekliyim, bacaklarım ağrıyor, hayattan ve insanlardan yoruldum—tıpkı birçok kadın gibi, her şeyi tek başına sırtlamış, yardımsız, bir erkeğin desteği olmadan. Gençliğimde kuaförlük yaptım—kolay bir meslek değil, hele her gün ayakta durup gülümsemek zorunda kalınca. Şimdi sağlığım eskisi gibi değil, sadece tanıdıklara bakıyorum zaman zaman.
Eşim çoktan hayatımdan çıktı. Oğlum doğduktan hemen sonra boşandık—eski eşim tembel, işe yaramaz bir adamdı, evde sigara içip arkadaşlarıyla içmekten başka bir şey yapmazdı. Çalışmak ona göre değildi ama benim sırtımdan geçinmeyi iyi biliyordu. Onu terk ederken pişman olmadım, bir nefes aldım—hayatım hafiflemişti. O günden sonra her şeyi tek başıma yaptım. Yalnız. Oğlumu da tek başıma büyüttüm.
Elinden geldiğince iyi yetiştirmeye çalıştım. Hem anne hem baba olmak zorundaydım. Hatalarım oldu tabii—çünkü derin sohbetlere zamanım yoktu. Yorulana kadar çalıştım. Askerliğe gittiğinde ise ilk kez içime bir umut doğdu: Belki şimdi her şey farklı olacaktı.
Sonra geri döndü. Yanında utangaç, sıcak, gülümseyen bir kızla geldi. Ayşegül. Birkaç ay sonra düğün yaptılar. Onu sevinçle kabul ettim, hatta bir süre bende kalmalarına izin verdim. Samimi bir şekilde arkadaş olduk. Hiç kavga etmedik. Birlikte yemek yapar, akşamları film izler, tariflerden kitaplara kadar her şeyi konuşurduk. Onunla rahattım, sanki öz kızımmış gibi.
Sonra taşındılar. Bir oğulları oldu—ilk torunum. Ayşegül boş durmayı sevmezdi, hemen işe girdi. Oğlum da iyi bir iş buldu, hatta sonra kendi işini bile kurdu. Gurur duydum: her şey yoluna girmişti.
Bir ameliyat olmam gerektiğinde, Ayşegül tek kelime etmeden beni özel bir hastaneye götürdü ve tüm masrafları üstlendi. Hiçbir şey beklemeden yardım etti. Bunu asla unutmayacağım.
Ve birdenbire, dokuz yıllık evliliğin ardından—boşandılar. Oğlum Cem, toplayıp gitti. Başka birini sevdiğini söyledi. Ayşegül evliliği kurtarmak için çabaladı ama o buz gibiydi. Sonra itiraf etti: sevgilisinin iki yıldır var olduğunu öğrenmiş. İnanamadım.
Cem, yeni sevgilisini ilk kez eve getirdiğinde şok oldum. Kaba, vulgar, pazarcı kadın tavırları. Küfürler, dudaklarında aşırı dolgu, boş bakışlar. Sakin bir şekilde sordum: “Hayatını bu kadınla geçirmek istediğine emin misin?” Aldırmadı. Düğün yapmayacaklarmış—yeni sevgilisi “kutlamalardan hoşlanmıyormuş.”
Cevaplamadım. Artık on sekiz yaşında değildi, seçimlerinin arkasında duruyordu. Ama içimde bir şey kırıldı. Ayşegül’le görüşmeye devam ettik. Torunumu görmeye geliyor, arayıp soruyor, eskiden olduğu gibi çorba ve meyve getiriyor. Aramız kopmadı. Ama oğlumla… her şey bitti. Sanki hayatımdan silinmişti. Ya da kendisi silinmişti.
Bayramlarda Cem’i beklemeyi bıraktım. Çünkü biliyordum—yalnız gelmeyecekti. O kadını evimde görmek istemiyordum. Telefonda bağırarak konuşmasını duymak istemiyordum. Torunumun onun konuşma tarzına şahit olmasını istemiyordum.
Bu yüzden Yılbaşında, Kurban Bayramında, doğum günümde—Ayşegül geliyor. Torunumla birlikte. Sofrayı kuruyoruz, çay içiyoruz, eski günleri anıyoruz. Gülüyoruz. Ve ben mutluyum. Hayatıma acı veren birini kabul etmek zorunda değilim. Bu, oğlumun seçimi bile olsa.
Geçen gün Cem aradı, gelmek istediğini söyledi. Reddettim. Açıkça söyledim: “Seninle—olmaz. Yalnız gelirsen buyur. Ama yalnız gelmeyeceksin.” Telefonu yüzüme kapattı. O günden beri sessizlik.
Acıtmıyor. Zor bir hayat yaşadım. En kötü zamanlarımda yanımda kimin olduğunu biliyorum. Ve beni hiç yalnız bırakmayanları asla satmayacağım.
Bayramlarımı eski gelinimle geçiriyorum. Çünkü o, öz oğlumdan daha yakın bana. Ve evet, bundan utanmıyorum.




