Dört yıldır kendi annemle konuşmuyorum. Ve hayır, utanmıyorum.
Evlendiğimde henüz yirmi iki yaşındaydım. Eşim Alper ile üniversiteden yeni mezun olmuş, İzmir’in kenar mahallelerinde küçük, eski bir kiralık ev bulmuştuk. Paramız zar zor yetiyordu ama o zamanlar bunun önemi yoktu. Genç, aşıktık ve hayallerimiz vardı.
Her işe atlıyorduk. Alper hafta sonu demeden inşaatlarda çalışıyor, kuryelik yapıyor, geceleri güvenlik işlerine giriyordu. Ben de boş durmuyordum; sabah mağazada, akşamları özel ders veriyordum. Hepsi, bir gün kendimize bir ev alabilmek için, küçük de olsa, kredili bile olsa…
Bir buçuk yıl geçti. Annemin doğum gününde Alper, bir anda, “Aileme taşınsak, ben de onların evini baştan aşağı yenilesem?” diye bir fikir attı ortaya. Annemin bize para almayacağını söylediğini iddia ediyordu. Şok olmuştum; bunu daha önce benimle konuşmamıştı bile. Ama herkes—annem, o—üzerime geldi: “Daha iyi olur, tasarruf ederiz, yardım ederiz, aile bu.” Pes ettim.
O sırada küçük kız kardeşim Ceren on sekiz yaşındaydı. Neredeyse hiç evde durmaz, arkadaşlarında kalırdı. Alper’le pek anlaşamıyordu, ama annem ona bayılıyordu. Alper, onun gözünde mükemmel damat olmuştu: fayans döşer, duvar kağıdı yapıştırır, musluk tamir ederdi. Ayrıca annemin emekli arkadaşlarına da yardım ediyordu—tabii kendi isteğiyle değil, annem istedi diye.
Babam memnundu: artık başkalarının dolabını tamir etmeye zorlanmıyordu.
Ama Ceren’le aramız iyi değildi. Her şeye laf atıyor, sebepsiz yere kavga çıkarıyordu. Anlıyordum: bizi evden atmak istiyordu. Görmezden geldim.
Bir cumartesi, annemle babam yazlığa gitti. Alper mutfaktaki parkeleri tamamlıyordu, ben camları silmiştim. Ceren bir erkek arkadaşını eve getirdi. Görünüşü dehşet vericiydi: tıraşsız, kirli ayakkabılar, buruşuk bir ceket… Saatlerce odasında kaldılar, sonra gittiler. Ben müdahale etmedim—sonuçta kendi hayatından o sorumluydu.
Ertesi akşam babam biriktirdiği parayı—araba tamiri için—kaybolmuş buldu. Annem tabii Ceren’e çıkıştı, ben de aptal gibi “misafir” hakkında konuştum. Adalet yerini bulur diye düşünmüştüm.
Peki suçlu kim oldu biliyor musunuz? Ben.
“Bana niye söylemedin?!” diye bağırıyordu annem. “Ona kaç kere söyledim, erkek arkadaşını eve getirmeyeceksin diye! Hamile kalırsa, sen mi bakacaksın ona?”
On sekiz yaşında olduğunu, benim onun annesi ya da bakıcısı olmadığımı anlatmaya çalıştım. Ama annem daha da hırslandı. Sonunda bizi, Alper’i ve beni, evden attı. Sokağa. Hiçbir açıklama yapmadan. Bağırarak:
“Bıktım sizden! Tamiratı yaptınız mı? Helal olsun. Şimdi defolun!”
Babam köşede gölge gibi durdu, sonra ona da sıra geldi:
“Sen bir şey yapmayı biliyor olsaydın, damada ihtiyacım olmazdı!”
Sonuç. Gittik. Alper susuyordu. Ben hıçkırıklara boğulmuştum.
Annem sonra aradı, geri dönmemizi istedi. Açmadım telefonu. O günden beri de açmıyorum.
Yine kiralık bir eve taşındık, kuruşumuza kadar biriktirdik ve sonunda kendimize bir daire aldık. Minicik, kredili ama bizim. Aralık’ta tapuyu alıyoruz.
Ceren o “serseri” çocukla evlendi. Evet, aynı çocuk. Şimdi aile evinde yaşıyorlar. Alper gülüyor: “Görüyor musun, o tamirat boşuna değilmiş.” Artık orada tek bir çivi bile çakmak zorunda değil. Kimse onları kovmuyor, annem onlara kral gibi davranıyor.
Bazen gözyaşlarıma hakim olamıyorum. Biz her şeyi verdik: emeğimizi, zamanımızı, sabrımızı—sonunda bizi attılar. Çünkü doğruyu söylemiştik. Çünkü “işlerine gelmez” olduk. Şimdi asıl sorun onun evinde yaşıyor, ama ses yok.
Ama bırak olsun. Biz geri dönmeyeceğiz. Eğer bir gün tekrar “çalınsa, aldatılsa, incitilse”—yardım etmeyeceğiz. Zaten yapabileceğimiz her şeyi yaptık.
Şimdi kendi hayatım var. Annemin azarları, ağlamalar, bağırmalar yok. Ve biliyor musunuz—çok daha rahatım.
Hayat bazen en yakınlarımızın bile bize adil davranmayacağını öğretir. Önemli olan, kendimize sadık kalmayı bilmektir.




