Zeynep, küçük İstanbul dairesinin mutfağında oturmuş, yağmurla yıkanan avluya bakıyordu. Eski kaynanası, Ayşe Hanım’ın sözleri aklına geldikçe yüreği sıkışıyordu. Ayşe Hanım, mahalledeki herkese oğlu Emre’nin ne kadar asil biri olduğunu anlatıp duruyordu: “Emre, Zeynep’e her şeyi bıraktı! Evi, arabayı, hatta mobilyaları bile almadı! Tek bir çantayla çıkıp gitti, gerçek bir adam!” Eğer gerçeği bilmeseydi, bu bir kahramanlık hikâyesi gibi gelebilirdi. Ama Zeynep, işin aslını biliyordu ve bu yalan içini yakıyordu.
Bu ev, düğünden önce büyükannesinden ona kalmıştı. Duvarlardaki her çatlağın anı olduğu bu sığınağın anahtarlarını nasıl özenle sakladığını hatırlıyordu. Araba mı? Onu da kendi biriktirdiği parayla, Emre hayatına girmeden önce almıştı. Emre’nin bu evde ya da arabada tek kuruş emeği yoktu. Kaynanası, oğlunun “evden hiçbir şey almadığını” ballandıra ballandıra anlatırken, Zeynep acı acı gülümsedi. Ne alabilirdi ki? Bu evdeki her şey—kanepeden çaydanlığa kadar—ya onun parasıyla alınmıştı ya da ailesinin hediyesiydi. Emre? Evlerinde bir misafirdi, evin sahibi değil.
Evlilikleri dört yıl sürmüştü ama Zeynep için dört yıl mücadeleydi. Emre, bu sürenin sadece iki yılında çalışmıştı. Geri kalan zamanı “kendini arıyordu”. Ofis işi mi? Çok uzaktı. Mağazada maaş mı? Onun hırsına layık değildi. Kafede yöneticilik mi? Onun gibi biri için çok basitti. Büyük hayalleri vardı ama hiçbir adım atmıyordu. Zeynep ise her sabah altıda kalkıp işe giderken, Emre öğlene kadar uyuyordu. Faturaları o ödüyor, alışverişi o yapıyor, akşam yemeğini o hazırlıyordu. Oysa Emre… “kendine uygun iş arıyordu.” Bazen kendini düşünürken yakalıyordu: “Neden kendime bu cezayı verdim?”
Boşanma vakti geldiğinde, Zeynep hem rahatlamış hem de boşlukta hissediyordu. Evliliklerinde tek yetişkinin o olmasından yorulmuştu. Emre, söz verdiği gibi gitti. Tek bir çantayla—tıpkı annesinin anlattığı gibi. Kapıyı çarparak çıkarken, sanki mağdur oymuş gibi davrandı. Kaynanası bu anı bir kahramanlık destanına çevirmişti: “Oğlum gerçek bir yiğit! Eski eşine her şeyi bırakıp sıfırdan başladı!” Sesi apartmanın her yerinde yankılanıyordu ve Zeynep çığlık atmamak için yumruklarını sıkıyordu. Bazen Ayşe Hanım’ın omuzlarından tutup gerçeği haykırası geliyordu: “Bırakmadı, çünkü hiçbir şey vermedi! Gitti, çünkü ona ait olmayanı alamazdı!”
Ama Zeynep sessiz kaldı. Dedikodulara bulaşmak istemiyordu. Yakınları—arkadaşları, ailesi—gerçeği biliyordu. Onun nasıl her şeyi tek başına çektiğini, nasıl tükendiğini, geceleri “Acaba ben mi suçluyum? Ona ilham veremedim mi?” diye ağladığını görmüşlerdi. Boşanmaya karar verdiğinde destek oldular. Diğerleri? Ayşe Hanım’ın masallarına inansınlar. Zeynep biliyordu ki dedikodulara kulak verenler, onun zamanını hak etmiyordu.
Yine de bu sözleri her duyduğunda içinde bir öfke dalgası kabarıyordu. “Eski eşine her şeyi bıraktı!” sözü, alay gibi geliyordu. Bırakan o değildi, sahip olduğu şeyleri koruyan ZZeynep, derin bir nefes alıp pencereden uzaklaştı, çünkü artık anlamıştı ki onun gerçek mutluluğu, başkalarının yalanlarına kulak vermemekte saklıydı.




