“Bırak tek başına yaşasın, belki o zaman kimi kaybettiğini anlar. Sen merak etme evladım, annen seni korur…”
“Ne oldu, Ayşe, oğlun Mehmet karısından ayrılmış, doğru mu?”
“Ayrıldı. Ne olmuş yani? Şimdi mahallede dedikodu mu yapacaksın?” diye sertçe cevap verdi Ayşe, beyaz saçlarının üzerindeki yazmasını düzeltirken.
Mehmet ile Elif, üç yılı aşkın bir süredir beraberdi. Daha yeni, yıllardır Ayşe’nin hayalini kurduğu bir torunları olmuştu. Ama işte oğlu Mehmet, tıpkı eskisi gibi, annesinin kollarının altında büyümüş bir çocuktu. Hayalperest, biraz naif, annesinin şefkati ve bitmek bilmeyen hoşgörüsüyle şımartılmış bir adam.
“Bana karı ne lazım?” diye düşünüyordu yıllar önce. “Sadece sinirimi bozar. Kadınların hepsi böyle, boynuna çöker, sonra da ‘geçindir, hizmet et’ diye tuttururlar.”
Ayşe o zamanlar elini sallar, “Önemli olan oğlumun yanımda olması,” derdi. Çalışmaya pek hevesli değildi, ama ona yetiyordu—evdeydi, yanı başındaydı. Otuzuna gelmiş olması neyi değiştirirdi ki? O yine de onun evladıydı.
Ama bir gün, birdenbire, “Evleniyorum,” diye ortaya attı. Elif’i getirdi—mütevazı, sessiz, gözlerinde güvenden çok umut olan bir kız. Ayşe’nin onayını aldı—sürtük değildi, aile kızıydı, evine bağlıydı. Bu vesileyle genç çift için yakın bir kasabada küçük bir ev bile aldı.
İlk başta her şey yolunda gidiyor gibiydi. Ama Mehmet, aile hayatına hiç hazır değildi. Geçici işlerde çalışıyor, çoğunlukla güvenlik görevlisi olarak, sonra bir de mezarlıkta yarı zamanlı iş buldu—”orada kimse bana emretmiyor.”
“Yapamıyorum anne, beni çıldırtıyor!” diye sızlanıyordu Ayşe’ye. “Ya işimden memnun değil, ya para az, ya da yeni bir banyo istiyor.”
“Ah, Mehmet’im,” diye başını sallıyordu Ayşe. “Vallahi sana da kadın mı düşmüş? Kadın değil, bir sülük. Benim yanımda kal bir süre, bırak tek başına kalsın, görsün nasıl bir şeymiş!”
O günden sonra Mehmet gidip gelmeye başladı—bazen Elif’in yanına, bazen annesine. Eve döndüğünde hep şikâyetler ve serzenişlerle doluydu. Elif ise… o sessiz, uslu Elif, artık tersliyor, bağırıyor, ağlıyordu. Ve bir gün, kapıyı çarpıp “bir daha dönmemek üzere” gitti.
“Beni iyice bıktırdı!” diye haykırdı annesinin sofrasına kurulurken. “Bir de bana ‘erkek değilsin, bizi geçindiremiyorsun’ dedi! Şimdi kendi kendine baksın, bebeğin bezini de kendi alsın. Benden bir şey beklemeyecek artık!”
“Haklısın, oğlum. Ne sanıyor kendini? Gel, çorba iç, senin sevdiğin gibi pişirdim.”
Kızını gittikçe daha az hatırlıyordu. “Yedirir, uyutur, gezdiririm, zor mu?” diyordu. Elif ise ailesinin yanına dönmüştü. Ayşe ona zaten birkaç sert laf etmişti:
“Ne diye geri döndün? Ev verdik, koca verdik, yine beğenmedin. Biz nasıl sabrettiysek, sen de sabredeceksin!”
Komşular fısıldaşıyordu: “Mehmet’in kızı büyüyor, o hâlâ annesinin evinde, hiçbir şey olmamış gibi televizyon izliyor.”
“Ayşe, hiç değilse torununu görmeye git,” dedi bir gün komşularından biri. “Elif tek başına çocukla uğraşıyor, ailesi yardım ediyor, siz ise sanki hiç torununuz yokmuş gibi davranıyorsunuz.”
“O sana yalanlar anlatmıştır!” diye savuşturdu Ayşe. “Kocasıyla geçinemeyen kadın şimdi kendi dertleriyle baş etsin. Torunuma gelince… Onu alırım ben. O benim kanım, benim torunum!”
“Ciddi misin? Bir anneden çocuğunu mu alacaksın? Mehmet’in işi bile yok, yataktan kalkmaya bile üşeniyor!”
“Atma! O sadece… biraz dinleniyor. Sonra ayağa kalkacak.”
Ama yıllar geçti, Mehmet hâlâ yatıyordu. Ne işi vardı, ne de bir planı. Sadece “şımarık kadınlar”dan şikâyet ediyor, herkesi suçluyordu.
“Mehmet, hiç değilse Elif’i gör, kızını bir ziyaret et…” diye ürkekçe söyledi bir gün Ayşe.
“Ne diyorsun anne? Yine aynı şeyler başlar: ‘Şöylesin, böylesin, para yok.’ Bıktım artık. Ben kendim için yaşıyorum!”
İşte o zaman anladı. Yüreğinin en derinlerine kadar.
“Yeter oğlum,” dedi bir gün. “İnsanlardan utandım senin yüzünden. Elif nafaka davası açarsa, kendi başının çaresine bak. Artık seni korumayacağım. Sen artık çocuk değilsin.”
Çok geçti. Çok geç anlamıştı ki, bir erkek değil, dünyaya küskün bir çocuk yetiştirmişti.
Elif ise yeniden evlenmişti. Sakin, olgun bir adam. Kızı kendi evladı gibi kabullenmişti.
Mehmet? O hâlâ annesinin yanındaydı. Ailesiz, amacı olmadan, değişmek istemeden.
Anne sevgisi sınırsızdır. Ama bazen kör eder.
Ve eğer gözlerindeki perdeyi zamanında kaldırmazsan, bir gün uyanırsın ve yanında, her şeyin kendisine borçlu olduğunu sanan tembel, yabancı bir yetişkin bulursun.




