Eski kayınvalidem, boşandıktan sonra oğlunun bana her şeyi bıraktığıyla övünüyordu: acı gerçek şu ki, alacak bir şeyi yoktu.
Ayşegül, İstanbul’un dar bir sokağındaki küçük evinin mutfağında oturmuş, camdan dışarı bakıyordu. Yağmur, avluyu ıslatıp geçiyordu. Eski kayınvalidesi Sevim Hanım’ın sözlerini her hatırladığında içi burkuluyordu. Oğlu Mehmet’in ne kadar asil biri olduğunu komşulara, tanıdıklara anlatıp duruyordu. “Ayşegül’e her şeyi bıraktı—evi, arabayı, hatta mobilyalara bile dokunmadı! Tek bir çantayla çıkıp gitti, gerçek bir adam!” diye övünüyordu. Gerçeği bilmeyen biri için bu bir kahramanlık hikâyesi gibi gelebilirdi. Ama Ayşegül gerçeği biliyordu, ve bu yalan onu içten içe yakıyordu.
Şu an oturduğu ev, daha evlenmeden önce büyükannesinden kalmıştı. Her köşesini, duvardaki her çatlağı tanıdığı bu yuvasının anahtarlarını nasıl özenle sakladığını hatırlıyordu. Araba? Onu da Mehmet hayatına girmeden önce, yıllarca ofiste çalışarak biriktirdiği parayla kendisi almıştı. Mehmet’in bu evde, bu hayatta tek bir kuruş emeği yoktu. Kayınvalidesi “oğlum evden hiçbir şey almadı” diye övündükçe, Ayşegül acı acı gülümsüyordu. Ne alabilirdi ki? Bu evdeki her şey—koltuktan çaydanlığa kadar—ya onun parasıyla alınmıştı ya da ailesi tarafından hediye edilmişti. Mehmet? O, bu evin sahibi değil, misafiriydi.
Dört yıl süren evlilikleri, Ayşegül için bir mücadeleden ibaretti. Mehmet bu sürenin ancak iki yılında çalışmıştı. Geri kalan zamanlarda “kendini arıyordu”. Ofis işi mi? Çok uzaktı. Mağazada maaş mı? Onun hırslarına layık değildi. Kafede yöneticilik mi? Onun gibi biri için basit bir işti. Hep büyük hayalleri vardı, ama hayalden öteye geçemedi. Ayşegül ise her sabah altıda kalkıp işe giderken, Mehmet öğlene kadar uyuyordu. Faturaları o ödüyor, alışverişi o yapıyor, yemeği o hazırlıyordu. Oysa Mehmet… sadece “kendini arıyordu.” Bazen kendine, “Neden kendime böyle bir ceza seçtim?” diye soruyordu.
Boşanma vakti geldiğinde, Ayşegül hem rahatlamış hem de boşlukta hissediyordu. Artık bu evlilikte tek yetişkinin kendisi olmasından yorulmuştu. Mehmet, dediği gibi, gitti. Tek bir çantayla—tıpkı annesinin anlattığı gibi. Kapıyı çarparak çıkarken, sanki mağdur oymuş gibi davrandı. Kayınvalidesi bu anı bir kahramanlık hikâyesine dönüştürmüştü. “Oğlum gerçek bir centilmen! Eski eşine her şeyi bırakıp sıfırdan başladı!” diye avaz avaz bağırdıkça, Ayşegül yumruklarını sıkıyor, bağırıp gerçeği haykırmamak için kendini zor tutuyordu. Sevim Hanım’ı yakalayıp, “Bırakmadı, çünkü hiçbir şey vermedi! Gitti, çünkü ona ait olmayan bir şeyi alamazdı!” demek geliyordu içinden.
Ama Ayşegül sustu. Dedikodulara bulaşmak istemiyordu. Yakınları—ailesi, arkadaşları—gerçeği biliyordu. Onun nasıl her şeyi tek başına taşıdığını, nasıl tükendiğini, geceleri kendini suçlayıp ağladığını görmüşlerdi. Boşanmaya karar verdiğinde onu desteklemişlerdi. Diğerlerine gelince? Sevim Hanım’ın masallarına inanmak istiyorlarsa buyursunlar. Ayşegül biliyordu ki, dedikodu dinlemeye hevesli olanlar, vaktine değmezdi.
Yine de her seferinde bu sözler kulağına geldikçe, içinde bir öfke dalgası kabarıyordu. “Eski eşine her şeyi bıraktı!” sanki bir alaymış gibi geliyordu. O bırakmamıştı—o zaten ona ait olanı korumuştu. Mehmet’in hayatını, tıpkı evliliklerini mahvettiği gibi mahvetmesine izin vermemişti. Evine, duvardaki fotoğraflara, balkonda kendi diktiği çiçeklere baktığında şunu düşünüyordu: “Bunlar benim. Bunları hak ettim. Ve kimse gerçeğimi elimden alamaz.”
Boşanmanın ardından, Ayşegül yavaş yavaş yeniden yaşamayı öğreniyordu. Yoga kurslarına yazılmış, okuldan beri eline almadığı boyaları tekrar çıkarmıştı. Artık daha çok gülümsüyor, evlilik yıllarında sönmüş olan gözleri yeniden ışıldıyordu. Ama içinde bir yerlerde hâlâ bir acı vardı. Mehmet’e olan aşktan değil—o çoktan bitmişti. Adaletsizlikten. Onun yalanlarının efsaneye dönüşmesinden, kendi gerçeğinin ise gölgede kalmasındandı. Ama Ayşegül biliyordu: bunun da üstesinden gelecekti. Her zaman yaptığı gibi.




