67 Yaşındayım, Yalnız Yaşıyorum ve Çocuklarımdan Beni Yanlarına Almasını İstiyorum, Ama Onlar Beni Reddediyorlar. Bundan Sonra Nasıl Yaşayacağımı Bilmiyorum

67 yaşındayım, yalnız yaşıyorum ve çocuklarımın beni yanlarına almalarını istiyorum, ama reddediyorlar. Nasıl devam edeceğim, bilmiyorum.

Ayşe, İzmir’deki küçük dairesinde oturmuş, köşedeki eski televizyonun uğultusuna rağmen evi saran sessizliği dinliyordu. Elleri, kırış kırış olmuş, titreyerek telefonunu sıkıyordu; ekranında yeni bir mesaj yoktu. Az önce oğlu Mehmet’e ve kızı Fatma’ya aynı ricayla seslenmişti: “Beni yanınıza alın, tek başıma zorlanıyorum.” Ama onların cevapları, ne kadar nazik olsa da, kalbine bir bıçak gibi saplanmıştı: “Anne, yerimiz dar”, “Anne, şimdi uygun değil.” Telefonu bıraktı ve yalnızlığın soğuk kollarında sıkışıp kaldığını hissederek ağladı. 67 yaşında, hayata nasıl devam edeceğini bilemiyordu.

Hayatı hep emek ve fedakârlıkla dolu olmuştu. Mehmet ve Fatma’yı, babaları onlar on ve sekiz yaşındayken kalp krizinden öldükten sonra tek başına büyütmüştü. Terzilik yapmış, geceler boyu dikiş makinesinin başında oturmuş, onların sıcak montları ve okul defterleri olması için çabalamıştı. Kendini her şeyden mahrum etmişti — yeni elbiselerden, deniz tatillerinden, basit bir dinlenmeden — çocukları hiçbir şeyden mahrum kalmasın diye. Mehmet avukat, Fatma öğretmen olmuştu ve Ayşe onlarla gurur duyuyordu, sanki bu başarılar kendi zaferiymiş gibi. Ama şimdi, gücü tükenip sağlığı bozulduğunda, kimse ona ihtiyaç duymuyordu.

Ayşe bir yük olmak istemiyordu. Yalnız başına idare etmeye çalışıyordu: basit çorbalar pişiriyor, dizlerindeki ağrıya rağmen markete gidiyor, elleri zorlukla hareket etse de evi temizliyordu. Ama her gün bir sınavdı. Üçüncü kata çıkan merdivenler bir dağ, alışveriş torbaları kaldırılamaz bir yük, geceler ise bitmek bilmiyordu. Düşmekten, hastalanmaktan, kimsenin duymayacağı boş bir evde yatıp kalmaktan korkuyordu. Çocuklarıyla yaşamayı, torunlarını görmeyi, ailesinin bir parçası olmayı hayal ediyordu. Ama ricası hep reddediliyordu ve her “hayır”, hayatının artık bir anlamı olmadığının bir kanıtı gibi hissediliyordu.

Mehmet, eşi ve iki çocuğuyla İstanbul’da yaşıyordu. Ayşe aradığında, “Anne, evimiz küçük, çocuklar gürültülü, rahat edemezsin” diyordu. Sesindeki rahatsızlığı duyuyor ve anlıyordu: o, hayatını onun için değiştirmek istemiyordu. Fatma ise Ankara’da yaşıyordu, daha yumuşak konuşuyordu ama sözleri bir o kadar acıtıyordu: “Anne, düşünelim ama şu an zor, işte boğuluyorum.” Ayşe, çocuklarının onu arkalarından konuştuğunu, ona “sorun” dediklerini düşlüyor ve kalbi parçalanıyordu. Lüks istemiyordu — sadece bir köşe, sesinin duyulacağı bir yer. Ama bu bile fazlaydı.

Bir gün, bir reddin ardından, Ayşe bir mektup yazmaya oturdu. Bütün acısını kağıda dökmek istedi ama bunun yerine şunları yazdı: “Sizi seviyorum, ama korkuyorum. Eğer bana ihtiyacınız yoksa, açıkça söyleyin.” Mektubu Mehmet’e ve Fatma’ya gönderdi, ama bir cevap gelmedi. Sessizlik, en acı sözlerden beter oldu. Ayşe duvardaki çocuklarının fotoğraflarına bakıp kendine soruyordu: “Nerede hata yaptım? Neden döndüler benden?” Onları kucakladığı günleri, ninniler söylediği anları, her şeyden vazgeçtiği zamanları hatırlıyor ve bu yalnızlığa nasıl geldiğini anlayamıyordu.

Komşuları destek olmaya çalışıyordu. Birinci kattan teyze Emine, börek getiriyor; dördüncü kattaki genç çocuk, poşetleri taşımaya yardım ediyordu. Ama bu iyilikler sadece boşluğu daha çok hissettiriyordu: yabancılar, öz evlatlarından daha çok ilgileniyordu onunla. Ayşe, mahalledeki yaşlılar kulübüne gitmeye başladı, orada koroda şarkı söylüyor, örgü öğreniyordu. Orada gülüyor, şakalaşıyordu ama eve döndüğünde yine sessizlikle karşılaşıyordu. Yılda bir gördüğü torunları, onsuz büyüyordu ve bu düşünce içini yakıyordu. Onlara gözleme yapmayı, masallar anlatmayı hayal ediyordu ama bunun yerine tek başına oturup günleri sayıyordu.

Şimdi, Ayşe her güne bir anlam katmaya çalışıyor. Torunları belki görür diye bilgisayar kursuna yazıldı. Camdaki saksılara çiçekler dikiyor, onların renklerinin hüznünü hafifleteceğini umuyor. Ama geceleri, uyku tutmadığında, “Neden ben?” diye ağlıyor. Hâlâ umut ediyor; belki Mehmet, belki Fatma fikrini değiştirir, “Anne, gel” der diye. Ama her geçen gün bu umut biraz daha eriyor. Ayşe ne kadar zamanı kaldığını bilmiyor, ama bu yılları yalnız değil, ailesinin sıcaklığında geçirmek istiyor. Ve çocukları sustukça, 67 yıl sonra ilk kez kendini sevmeyi öğreniyor.

Rate article
Lifequest
67 Yaşındayım, Yalnız Yaşıyorum ve Çocuklarımdan Beni Yanlarına Almasını İstiyorum, Ama Onlar Beni Reddediyorlar. Bundan Sonra Nasıl Yaşayacağımı Bilmiyorum