Ebru apartmanının penceresinden bakarken, Selim’in arabaya oto koltuğunu yerleştirdiğini izliyordu. Dört yaşındaki oğulları Cemil, büyükannesiyle büyükbabasını göreceği için heyecanla zıplıyordu. Her hafta sonu onu Ebru’nun anne babasının yanına götürüyorlardı ki torunlarıyla vakit geçirebilsinlerdi. Ama her dönüşte Ebru’nun içi öfkeyle doluyordu. Annesi Gülten Hanım, Cemil’e baktığı için adeta onlara büyük bir iyilik yaptığını düşünüyordu. Bu durum Ebru’yu çileden çıkarıyordu ama kendini zor tutuyordu.
Her şey iki yıl önce, Cemil büyükannesiyle vakit geçirmeye başladığında başlamıştı. Ebru ve Selim, Gülten Hanım’la Cemil arasında güzel bir bağ kurulsun diye böyle bir karar almışlardı. Gülten Hanım ve eşi Orhan Bey, torunlarını çok seviyorlardı. Ona börekler yapıyor, parka götürüyor, masallar okuyorlardı. Ebru, oğlunun onlardan gördüğü ilgiyle nasıl mutlu olduğunu görünce içi ısınıyordu. Kendisi de küçükken babaannesini çok severdi; Cemil’in de böyle güzel anıları olsun istiyordu. Ama işler hiç tahmin ettiği gibi gitmedi.
Cemil’i her almaya gittiklerinde, Gülten Hanım fedakar bir edayla, “Yine ben yoruldum ama siz rahat edin diye katlandım,” diyordu. Ya da, “Yok yok, biz hallederiz, siz kendinize vakit ayırın,” gibi laflar ediyordu. Ebru’nun dişlerini sıkmamak için kendini zor tutuyordu. İçinden bağırmak geliyordu: “Biz senden yardım istemiyoruz ki! Sen torununla vakit geçir, mutlu ol diye getiriyoruz!” ama sadece gülümseyip, “Sağ ol anne,” diyebiliyordu. Normalde sakin olan Selim bile artık dayanamıyor, arabada, “Biz eğlenmek için mi bırakıyoruz sanki? Onlar için yapıyoruz bunu!” diye homurdanıyordu.
Sorun, Ebru ve Selim’in Cemil’le vakit geçirmeyi sevmemeleri değildi. Tam tersine, onunla oynamaya, Boğaz’da gezmeye, oyuncaklarla kale yapmaya bayılıyorlardı. Ama Gülten Hanım’ın torununa nasıl özlem duyduğunu, Cemil “Anneanne!” diye ona koştuğunda gözlerinin nasıl parladığını görüyorlardı. Onlara bu mutluluğu yaşatmak, Cemil’in de sevgi dolu bir ailede büyümesini istiyorlardı. Ama her seferinde Gülten Hanım’ın sözleri midelerini bulandırıyordu. “Yoruldum ama sizin için katlandım,” derken sanki onlar çocuğu atıp kaçmışlar gibi davranıyordu. Ebru suçlu hissediyordu ama nedenini bile anlamıyordu.
Geçen hafta sonu bardağı taşıran damla oldu. Cemil’i sabah bıraktıklarında Gülten Hanım, “Yine bütün gün peşinde koşacağım. Ama ne yapalım, sizin de işiniz var,” deyiverdi. Ebru dayanamadı, sesi titreyerek, “Anne, biz sana çocuk bak diye getirmiyoruz ki! Sen torununu gör, mutlu ol diye getiriyoruz! Bu bizim için değil, senin için!” dedi. Odada bir anda sessizlik oldu. Gülten Hanım şaşkın şaşkın bakarken, Orhan Bey gazetesine daldı. Selim, Ebru’nun elini sıktı, “Aferin, sonunda söyledin,” der gibiydi.
Akşam Cemil’i almaya gittiklerinde, Gülten Hanım her zamankinden daha sakindi. Şikayet etmiyor, iç çekmiyor, sadece torununu sıkıca sarılıp, “Gene gelin,” diyordu. Ebru içini biraz rahatlamış hissetti ama bir yandan da suçluluk duydu. Belki de çok sert olmuştu? Ama Selim direksiyondayken gülümseyerek, “Alışsın artık, biz çocuğu yük olarak bırakmıyoruz, sevincimizi paylaşıyoruz,” dedi. Cemil arka koltukta şarkı söylüyordu ve Ebru, oğlunun bu mutluluğu için daha bin kez annesine gerçeği anlatmaya hazırdı.
Şimdi Cemil’i büyükannesiyle büyükbabasına götürmeye devam ediyorlar ama daha temkinli. Ebru umuyor ki annesi sonunda anlar: onlar çocuk bakıcısı aramıyor, sadece oğullarının sevgiyle büyümesini istiyorlar. Ama ne zaman Gülten Hanım “iyilik” lafını etse, Ebru’nun içi kıpkırmızı oluyor. Biliyor ki aile bir pazarlık değil, sevgidir. Ve eğer annesi bunu anlamazsa, Ebru onu bir kez daha uyaracaktır. Cemil için. Hakikat için.




