Güneşli bir İstanbul sabahında, Ayşe oturma odasında bavulunu hazırlarken gözleri doldu. Kızı, Elif, bir gün önce aramıştı: “Anne, bir haftalığına bize gelir misin? Kerem’le ilgilenirsen, biz de Ahmet’le bazı işleri halledeceğiz.” Beş yaşındaki torununu deliler gibi seven Ayşe, hiç düşünmeden kabul etti. Torunuyla oyunlar oynayacak, masallar okuyacak, parklarda gezeceklerdi. Ama kızının evine adımını atar atmaz anladı: Bu bir hafta, hayal ettiği gibi torunla geçirilecek neşeli günler değil, kimsenin bahsetmediği bir ızdırap olacaktı. Yüreği burkuldu ama geri dönüş yoktu.
Elif ve kocası Ahmet, İstanbul’un göbeğinde geniş bir dairede yaşıyorlardı. Ayşe, kızının işi, ailesi ve derli toplu evini nasıl bir arada yürüttüğüne hep hayran kalmıştı. Ancak içeri girer girmez donup kaldı: Mutfak kirli tabaklarla doluydu, salon oyuncaklardan geçilmiyordu, yerlerde kimsenin silmediği lekeler vardı. Elif, annesini sarılırken hızlıca, “Anne, yarın sabah çıkıyoruz, Kerem seninle, hallolur değil mi? Bir de, vaktin olursa biraz toparlarsın belki?” dedi. Ayşe başını salladı ama içinde bir huzursuzluk belirdi. “Biraz” sözcüğünün önemini hafife almıştı.
Ertesi gün, Elif ve Ahmet’i yolcu ettikten sonra Kerem’le baş başa kaldı. Onun huysuzluklarına, bitmek bilmeyen “niye”lerine, hatta yemek seçmesine hazırdı. Ama evin kişisel kabusuna dönüşeceğini hesap edememişti. Kerem, tüm beş yaşındaki çocuklar gibi, dairede koşturuyor, oyuncakları sağa sola savuruyordu. Ayşe peşinden koşuyor, bir düzen kurmaya çalışıyordu ama boşunaydı. Akşam buzdolabına asılı notu görünce donakaldı: “Anne, lütfen çamaşırları yıka, yerleri sil, dolabı düzenle, markete git.” Ayşe öylece kalakaldı, şakakları zonkluyordu. Bu, torununa bakma talebi değil, tam teşekküllü bir hizmetçi arayışıydı.
Her gün bir maratona dönüştü. Sabah Kerem’e kahvaltı hazırlıyor, sonra sıkılmasın diye onu parka götürüyordu. Eve dönünce yemek yediriyor, bulaşıkları yıkıyor, çamaşırları asıyor, temizlik yapıyordu. Elif’in “düzenle” dediği dolap, buruşuk kıyafetlerden oluşan bir karmaşaydı. Market mi? Ayşe, torununun elinden çekiştirirken ağır poşetleri taşıyor, Kerem de sürekli dondurma ısrar ediyordu. Akşam olunca bitap düşüyor ama dinlenmek yerine torununa masal okuyordu, çünkü onsuz uyuyamıyordu. Kerem’i seviyordu ama gün geçtikçe gücü tükeniyor, içindeki kırgınlık büyüyordu. Aynada gördüğü yeni kırışıklıklara bakarak, “Torunum için geldim, hizmetçiniz olmak için değil,” diye düşündü.
Haftanın ortasına gelince dayanamadı. Elif’i aradı, sesini olabildiğince sakin tutarak, “Kızım, Kerem’le ilgilen dedin ama bütün ev işini neden ben yapıyorum?” diye sordu. Kızı şaşırmış gibiydi: “Anne, evdesin ya, zor olmaz diye düşündüm. Biz de Ahmet’le çok yorulduk, vaktimiz yok.” Ayşe boğazındaki düğümü yuttu. Bağırmak istedi: Genç değilim, belim ağrıyor, benim de dinlenmeye hakkım var! Ama sadece, “Ben Kerem için geldim, evin için değil,” diyebildi. Elif, “Aklıma gelmedi,” diye mırıldandı ve halledeceğini söyledi ama Ayşe artık bir şeylerin değişeceğine inanmıyordu.
Hafta sonunda Elif ve Ahmet döndüğünde ev tertemizdi, Kerem mutluydu, Ayşe ise limon gibi sıkılmış hissediyordu. Elif ona sarılıp, “Anne, sen bir tanesin, sensiz asla yapamazdık!” dedi. Ama Ayşe bu sözlerde minnettarlık değil, kullanıldığının itirafını duydu. Gülümsedi, torununu öptü ve evine döndü. Bir daha asla net şartlar olmadan böyle “rica”lara boyun eğmeyeceğine söz verdi. Yüreğinde, kızına ve torununa olan sevgisiyle, iyiliğinin istismar edilmiş olmasının acısı çarpışıyordu.
Şimdi, kendi evinde otururken, Elif’e gerçekleri nasıl söyleyeceğini düşünüyor. Kerem’i seviyor, onunla vakit geçirmek istiyor ama bunu kendi sağlığı ve onuru pahasına yapmayacak. Artık görünmez bir yardımcı, emeği kanıksanmış bir figür olmak istemiyor. Biliyor ki bir sonraki konuşma kolay olmayacak. Ama kendini savunacak. Kerem için, ailesi için ama en çok da kendisi için.




