Kırık Güller: Aşkın Dramı – Ayşe ile Mehmet’in Hikayesi
Fatma Hanım, şafak sökmeden kızının evine dalarken, adımları sessizliğin içinde yankılandı. Mutfakta, ellerine gömülmüş, omuzları titreyen Ayşe’yi görünce donup kaldı.
“Ayşeciğim, ne oldu sana?” diye sordu, sesi endişeyle titriyordu.
Ayşe cevap vermedi, yalnızca hıçkıra hıçkıra ağlıyordu.
“Kızım, bebeğinle ilgili bir şey mi var?” diye devam etti Fatma Hanım, yüreği korkuyla sıkışmıştı.
“Hayır anne, çocukta bir şey yok,” diye fısıldadı Ayşe, ıslak yanaklarını sildi.
“Öyleyse neden cenaze evindeki gibi ağlıyorsun?” Fatma Hanım yaklaştı, kızının yüzüne dikkatle baktı.
Ayşe konuşamıyordu, boğuk bir sesle haykırdı:
“Anne, işte! Bak!” Telefonunu uzattı, ekranında parlayan mesajı gösterdi.
Fatma Hanım, elleri titreyerek telefonu aldı, mesajı okudu ve yıldırım çarpmış gibi dondu.
Bu sırada Mehmet, uzun bir iş seyahatinden dönmüş, ağır çantasını İzmir’in banliyösündeki evlerinin kapısına bıraktı. Elinde, Ayşe’nin en sevdiği kırmızı güllerden oluşan bir demet tutuyordu. Onu sürpriz yapmak istemişti. Kalbi heyecanla çarpıyordu: içeri girecek, hiçbir şeyden habersiz Ayşe’yi kucaklayacak, saçlarının kokusunu içine çekecek ve aylardır yapmadığı gibi öpecekti. Kendini belli etmemek için sessiz adımlarla kapıya yaklaştı ve mutfaktan gelen kaynanasının sesini duyunca donakaldı.
“Ayşe, sana kaç kere söyledim, sen daha iyisine layıksın! Bu zincirleri kırmanın zamanı geldi! Sabretmenin, suskun kalmanın anlamı yok! Harekete geçmelisin!” Fatma Hanım’ın sesi keskin ve kararlıydı. “O seni tüketti, sen hâlâ onu mazur görüyorsun! Kızım, böyle şeyleri ertelememelisin. Tecrübeme güven, bunu senin iyiliğin için söylüyorum!”
Mehmet, yerin ayaklarının altından kaydığını hissetti. Kaynanasının sözleri kızgın demir gibi yaktı. Ayşe sessizdi, itiraz etmiyordu ve bu sessizlik yüreğini parçalıyordu. Gerçekten onu hak etmediğini mi düşünüyordu? Bu kadar zamandır onun yanında mutsuz muydu? Gül demeti elinde titredi. İçeri girmedi, sessizce ayakkabılarını giydi, çantasını aldı ve kapıyı usulca kapatarak geride bıraktığı evi terk etti.
Mehmet’in içi boş ve soğuktu, sanki göğsüne kış rüzgârı dolmuştu. Kaynanasının, ona hep yakın biri gibi görünmüşken, aslında ondan nefret ettiğine inanamıyordu. Ayşe ise… Eğer kararını vermişse, ona kendisini terk etme şansı tanımayacaktı. Onu delicesine seviyordu ama eğer mutsuzsa, onu özgür bırakacaktı—mutluluğu için.
Bir arkadaşının yanında kaldı, kaynanasının söylediği her kelimeyi zihninde tekrar tekrar çevirdiği uykusuz bir gece geçirdi. Sabah, ağır bir yükle, Ayşe’ye bir mesaj yazdı: “Başkasını sevdim. Beni bekleme. Mutlu ol. Elveda.” Mesajı gönderirken içinde bir şeylerin koptuğunu hissetti. İlk trene atlayarak İstanbul’a gitti ve geçmişi hayatından tamamen silmeye karar verdi.
İstanbul’da telefon numarasını değiştirdi, Ayşe’nin tüm fotoğraflarını sildi, anıların ruhunu kemirmesini istemiyordu. Tramvay şoförü olarak işe girdi, küçük bir oda kiraladı ve kendini işine verdi. Evine geç saatlerde döndüğünde, yatağına yığılıyor ve uykuya dalarak unutmaya çalışıyordu. Günler, haftalar, aylar böyle geçti.
Ayşe, gece yarısı gelen mesajı okuyunca gözlerine inanamadı. Tekrar tekrar okudu, gözyaşları sel gibi aktı. Mehmet’i bekliyordu, dönüşünü sayıyordu ama o… ona ihanet etmişti. Sabahleyin Fatma Hanım kızını ağlarken görünce korku ve şaşkınlıkla yanına koştu.
“Ayşe, ne oldu? Bebeğinle ilgili bir şey mi var?”
“Hayır anne,” diye hıçkırdı Ayşe ve telefonunu uzattı.
Fatma Hanım mesajı yüksek sesle okudu:
“Başkasını sevdim. Beni bekleme. Mutlu ol. Elveda.”
“Allahım!” diye bağırdı, elini göğsüne koydu.
“Anne, bana bunu neden yaptı?” diye ağladı Ayşe. “Yoldayken başka birini bulmuş! Ben ise… yalnız kaldım. Nasıl yaşayacağım? Peki ya çocuğumuz? Bebek için bu kadar heyecanlanmıştı, şimdi bizi terk etti!”
“Böyle konuşma,” diyerek Fatma Hanım kızını sıkıca sarıldı. “Yaşamak için bir sebebin var. Yakında anne olacaksın. Bu senin anlamın, mutluluğun. Başa çıkacağız, ben yanındayım. O ise… gözyaşlarına değmez.”
Annesinin sözleri Ayşe’yi biraz olsun rahatlattı. Hâlâ Mehmet’i seviyordu ama bu duygularını derinlere gömdü ve bir gün geri döneceği umuduyla yaşamaya başladı. Kısa süre sonra sağlıklı bir erkek bebek dünyaya getirdi, adını Emir koydu. Babasının aynısıydı: aynı gözler, aynı kumral bukleler. Ayşe sık sık oğluna bakarak fısıldardı:
“Emir Mehmet, benim küçük adamım, acıktın mı?”
Emir akıllı ve neşeli bir çocuktu, Ayşe’nin günlerini sevinçle dolduruyordu. Çocuk üç yaşına geldiğinde, uzun zamandır onları ziyarete çağıran arkadaşı Esra’nın yanına, İstanbul’a gitmeye karar verdi. Geldikten birkaç gün sonra Emir’i hayvanat bahçesine götürdü. UTramvayın içinde birden direksiyonda Mehmet’i gördüğünde kalbi yerinden çıkacak gibi attı ve Emir’e sıkıca sarılarak “Bak yavrum, işte baban!” diye fısıldadı.




