Ninemizin Kırık Kalbi: Selma’nın Aile Dramı
Selma, İstanbul’daki şirin evlerinin mutfağında köfteleri kızartırken, kapı çarpıldı ve koridora kızları girdi, babaannelerinden dönmüşlerdi.
“Ah, kızlarım! Babaannenizi nasıl buldunuz?” diye sordu Selma, ellerini önlüğüne silerek gülümsedi.
“Babaannem bizi sevmiyor!” diye ağlamaklı bir sesle haykırdı Elif ve Zeynep, sesleri hıçkırıklarla titriyordu.
“Ne? Neden böyle düşünüyorsunuz?” Selma donakaldı, yüreğine bir sıkıntı çökmüştü.
“Babaannem bugün öyle bir şey yaptı ki…” diye başladı kızlar, birbirlerine baktılar.
“Ne yaptı?” Selma’nın sesi sertleşti, içine bir soğukluk yayıldı.
Elif ve Zeynep, gözyaşlarını zor tutarak her şeyi anlattılar. Selma dinledikçe yüzü dondu, korkuyla taş kesildi.
“Babaannem bizi sevmiyor!” diye tekrarladı kızlar, daha kapıdan adım atar atmaz.
“Bu da nereden çıktı?” diye sordu kızların babası Emre, gazetesini bırakıp kaşlarını çattı. Selma, kocasına baktı, bir açıklama bekliyordu.
“Kerem ve Aslı’ya en güzel şeyleri verdi, ben gördüm!” diye atıldı Elif, bluzunun ucunu çekiştirerek. “Bize ise hiçbir şey vermedi. Onlar evin içinde koşup gürültü yaparken, bize uslu durmamızı söyledi. Onlar ayrılırken ceplerini şekerle doldurdu, her birine çikolata verdi, sarılıp otobüs durağına kadar uğurladı. Bizim için ise dönüp kapıyı kapattı!”
Selma’nın yüzünden kan çekildi. Uzun zamandır farkındaydı: Kayınvalidesi Ayşe Hanım, kızı Nuray’ın çocuklarına kendi torunlarından daha fazla ilgi gösteriyordu. Ama bu kadar açıkça mı? Bu artık fazlaydı. Kayınvalidesiyle ilişkileri hep mesafeli olmuştu: ne çok sıcak, ne de kavgalı. Ancak Nuray ve eşi Kerem ile Aslı’yı doğurduğunda, Ayşe Hanım gerçek yüzünü göstermişti.
Telefonda saatlerce Nuray’ın çocuklarını övüyordu:
“Ne kadar akıllılar, hepsi annelerine çekmiş, tam birer melek!” diye coşkuyla anlatıyordu.
Selma, kendi kızlarına da bu sevgiden bir damla düşeceğini ummuştu. Ama birkaç yıl sonra Elif ve Zeynep doğduğunda, Ayşe Hanım soğukkanlılıkla karşılamıştı haberi:
“İki tane birdenle mi uğraşacağım? Gücüm yetmez!”
“Kimse sizden yardım istemiyor,” diye şaşırmıştı Emre. “Kendimiz hallederiz.”
“Öyle mi?” diye burun kıvırmıştı kayınvalide. “Nuray’a yardım etseydiniz. Onunki de peş peşe doğmuştu!”
“Bizimkiler de torununuz değil mi?” diye dayanamamıştı Selma. “Nuray’ın çocuklarının sakin olduğunu söylüyordunuz.”
Ayşe Hanım, gelinine dik dik bakıp, “Oğlun, kız kardeşine yardım etmeli. O kan bağı, senin gibi değil,” diye çıkışmıştı.
Bu konuşmadan sonra Selma ve Emre anlamıştı: Kayınvalideden destek beklemek boşunaydı. İkizler çok zaman ve emek istiyordu, ama Selma’nın annesi koşup geliyor, elinden geleni yapıyordu. Ayşe Hanım ise sadece Nuray ve ailesini görüyordu. Kerem ve Aslı’dan saatlerce bahsedebilir, Emre’nin kızlarından ise “İyi işte, büyüyorlar…” diye geçiştiriyordu.
Selma ve Emre, kayınvalidesine uzak oturdukları için seyrek gidiyorlardı. Nuray’la da pek görüşmüyorlardı: dört çocuk bir arada karmaşaydı. Çocuklar oyuna daldı mı, Ayşe Hanım başını tutup “Tansiyonum çıktı!” diye sızlanıyordu. Hemen toplanıp eve dönüyorlardı. Nuray ve çocukları ise kalıyordu.
Gittiklerinde de hep bir bahane bulunuyordu: Elif ve Zeynep izinsiz şeker yemişti, bir şey devirmişlerdi, gürültü yapıyorlardı. Ve yine tansiyon, baş ağrısı, “Artık gidin!” Nuray’ın çocukları ise hep övülüyordu:
“İşte torunum dediğim böyle olur! Uslu, terbiyeli, sevecen. Hep ‘Babaanne’ diyeElif ve Zeynep ise bir daha asla o kapıyı çalmadı, çünkü gerçek babaannenin yüreğinde zaten hiç yerleri olmamıştı.




