Buzdolabı bir lokanta değil! Kızım ve “arkadaşları” beni nasıl ağlattı…
Bir kızım var, adı Elif. Hareketli, iyi kalpli, insanlara fazlasıyla açık. Hatta fazla açık. Neredeyse herkesle arkadaş – sınıf arkadaşları, mahalleden çocuklar, kurs tanıdıkları, hatta daha önce hiç görmediğim yüzlerle bile. Son zamanlarda bu kalabalık, nedensele evimize yerleşti.
“Hava soğuk, oyun oynamak istiyoruz” diyorlar. Elif, misafirperverliği elden bırakmıyor, herkesi içeri davet ediyor, müzik açıyor, kurabiye dağıtıyor, çay dolduruyor, gürültülü sohbetler başlıyor. İlk başlarda göz yumdum: “Ne olacak, çocuklar gelmiş, oturup gitmişler” diye düşündüm. Hatta sevindim bile – kızımın böyle sıcak bir çevresi var diye. Ama bir gün işler çığırından çıktı.
Geçenlerde işten yorgun argın döndüm, tek dileğim bir şeyler yiyip kanepeye yığılmaktı. Ama mutfakta bir sürpriz beni bekliyordu. On yaşlarında, daha önce hiç görmediğim iki erkek çocuğu, masada oturmuş, tencereden pilav yiyorlardı. Benim tenceremden! İki günlük yaptığım pilavdan!
Kapıda donup kaldım. Çocuklar hiç utanmadan kalanı da bitirdiler, bulaşıkları lavaboya bırakıp neşeyle vedalaştılar. Ben ise olduğum yerde çakılı kalmıştım. Öğle yemeği, akşam yemeği… Hepsi yok olmuştu. Kendi ailem, eşim ve çocuğum için bir lokma bile kalmamıştı.
Odadan odaya geçip kızımla konuştum. “Arkadaşlarına çay, tatlı ikram etmen sorun değil” dedim sakin sesle. “Ama çorba, et, pilav… Bunlar bizim ailemizin yemeği. Üzerine emek harcadığım, kazandığım parayla aldığım şeyler. Başka çocukların biz yokken tenceremizden yemesini istemiyorum.”
Elif hiç ses çıkarmadan kapıyı çarptı ve kilitledi. Birkaç dakika sonra arkasından gelen suçlamayı duydum:
“Ne kadar cimrisin sen! Öz annem olacaksın, arkadaşlarıma yemek bile vermiyorsun!”
Küstü, gücendi, içine kapandı. Akşam yemeğine bile çıkmadı. Halbuki ben, dişimi sıkarak tekrar patates haşlayıp köfte yapmıştım – en azından birimiz doğru dürüst yesin diye.
Ertesi sabah Elif’i karşıma aldım: “Yemek iki günlük. Ben eve geç saatte geliyorum, gece yemek yapmayacağım. Büyüdüğüne göre bazı şeyleri anlaman lazım.” Kızım tek kelime etmeden okula gitti.
Akşam saat on birde eve döndüğümde eşim patates kızartıyordu. Çünkü yine yemek kalmamıştı. Elif yine arkadaşlarını getirmişti. Biz işteyken buzdolabını talan etmişlerdi. Ne çorba, ne köfte, hatta sandviç ekmeği bile bitmişti. Geriye sadece ambalajlar ve kirli tabaklar kalmıştı.
Elif yine odasına kapandı. Sorularımıza cevap vermedi. Eşimle göz göze geldik – ikimiz de bu durumun artık yemeğin ötesine geçtiğini biliyorduk. Sorun şu ki çocuk dinlemiyor. Dinlemek istemiyor. Bizi düşman olarak görüyor, sadece basit bir şey istediğimiz için – evimize, emeğimize ve sınırlarımıza saygı.
Ben cimri değilim. Fakir bir aile de değiliz, ama her kuruşu alın terimizle kazanıyoruz. Başka çocukları doyuracak lüksüm yok. İstemiyorum da.
Yorgunum. Çaresizim. Kendi kızımın şefkatimi cimrilikmiş gibi görmesi canımı yakıyor. Annem “Dayak zamanıdır” diyor ama ben dayağın gücüne inanmıyorum. Konuşmaya, anlatmaya inanıyorum. Ama ya çocuk duymak istemiyorsa?
Belki de yetiştirirken bir şeyleri eksik bıraktım? Fazla mı yumuşak davrandım? Yoksa Elif ergenliğin o bunalım döneminde diye geçici bir şey mi? Bilmiyorum. Şaşkınım.
Hiç böyle bir şey yaşayan oldu mu?
Genç birine, “Annen sadece bedava aşçı ve buzdolabı değil” dedirtmenin yolu var mı?
Aileye saygıyı ve emeğin değerini nasıl öğretebilirim?
Sadece kızımın gözlerinde tekrar minnet görmek istiyorum.
“Çorba bir devlet yemeği değildir” diye azarlanmak değil…




