Her şeyi boşanırken karısına bıraktı, onunla birlikte annesini de…
“Bana sadece bir sırt çantasıyla geldi,” diyordu Ayşe, sesi titreyerek, küçük kiralık İstanbul evinde arkadaşına anlatırken. “Sahip olduğu her şeyi eski ailesine bıraktı. Ve her ay, saat gibi nafaka ödüyor. Peki ya biz… Biz nasıl devam edeceğiz bilmiyorum.”
On yıl önce, henüz 19 yaşındaki üniversite öğrencisi Ayşe, Mehmet’e âşık olmuştu. O zamanlar 34 yaşındaydı ve evliydi. Yaş farkı hiçbir şeyi değiştirmedi. Tutkuları her şeyin önüne geçti: Mehmet, ailesini terk etti; karısı Elif’i ve çocuklarını Ayşe için bıraktı. Hâlâ birlikteler, İstanbul’da evli olmadan yaşıyorlar, ama mutlulukları geçmişin yüküyle gölgeleniyor.
Mehmet ailesini terk ettiğinde, oğulları 6 ve 9 yaşındaydı. Şimdi delikanlı olmuşlar, ama o zamanlar tam birer çocuktular, babalarına ihtiyaçları vardı. Mehmet giderken, eski eşi Elif’e her şeyi bıraktı: evi, arabayı, birikimleri. Ama mal varlığıyla birlikte, ona bir de yük oldu: annesi Fatma Hanım.
Hikâyeleri, Elif’in büyükannesinden kalan küçük bir stüdyo dairede başlamıştı. Çocuklar doğunca, yerin yetmeyeceği anlaşıldı. O sırada Fatma Hanım, yeni emekli olmuştu ve yardım teklif etti. Yakın bir şehirde küçük bir dairesi vardı. Onu sattı, genç çift de Elif’in evini elden çıkardı. Birleştirdikleri parayla geniş üç yatak odalı bir daire aldılar. Artık Fatma Hanım da orada, oğlu ve geliniyle birlikte yaşıyordu.
Fikir güzeldi: büyükanne torunlara bakacak, aynı zamanda yalnız kalmayacaktı. Başlarda her şey yolundaydı. Fatma Hanım çocuklarla ilgileniyor, yemek yapıyordu. Elif ise uzun doğum izinlerine girmeden işe dönmüştü. Para yetiyordu: tatile gidiyorlar, yeni araba alıyorlar, evi döşüyorlardı. Tabii tartışmalar oluyordu, ama genelde mutlu bir aileydiler. Fatma Hanım torunları için ikinci bir anne, Elif için de güvenilir bir destekti.
Sonra Ayşe çıktı ortaya. Mehmet deli gibi âşık oldu ve hiç tereddüt etmeden ailesini bıraktı. Giderken, Elif’e evi bıraktı, ama onunla birlikte annesini de… Fatma Hanım aynı evde kaldı, çünkü gidecek yeri yoktu. Başta, çocuklar için bir arada durmaya çalıştılar. Elif ve kayınvalide, aynı evi paylaştı, barış içinde yaşamak için uğraştılar. Ama Mehmet, onları bir arada tutan bağ olduğundan, o gidince her şey dağıldı.
Bir zamanlar sıcak ev, soğuk bir yuvaya dönüştü. Henüz 40’ına yeni basan Elif, iki ergen oğlunu tek başına büyütüyordu. Fatma Hanım ise ağrıyan bacakları ve yorgun bakışlarıyla odalarından birinde yaşıyordu. Neredeyse hiç konuşmuyorlardı. Bir zamanlar çay içip gülen gelin ve kayınvalide, şimdi yabancı gibiydiler. Her bakış, koridordaki her ayak sesi, evlerinin artık bir savaş alanı olduğunu hatırlatıyordu.
Elif, Mehmet’ten evi bölüp ayırması için yardım istedi. Fatma Hanım da oğluna yalvardı, kendine ayrı bir yer bulsun diye. Ama Mehmet’in, Ayşe’yle yaşadığı kiralık evin kredisini ödedikten sonra parası kalmıyordu. Ellerini açıp, “Zaten elimden geleni yapıyorum. Nafakayı ödüyorum, daha ne istiyorsunuz?” diyordu.
Ayşe bunları duydukça içi acıyordu. Onun yüzünden eski ailesinin bu duruma düştüğünü biliyordu, ama değiştirecek gücü yoktu. Mehmet’in çocuklarına olan borcuyla yeni hayatı arasında bölünüşünü izlemek ona acı veriyordu.
O İstanbul’daki evde ise sessiz bir savaş sürüyordu. İşten ve çocuk yetiştirmekten yorulan Elif, Fatma Hanım’a baktığında kocasının ihanetini görüyordu. Fatma Hanım ise yalnız ve hasta, bir yük olduğunu hissediyor, ama gidecek yeri yoktu. Çocuklar, bu yetişkin dramlarının arasında büyüdükçe içlerine kapanıyor, evlerinin neden bu kadar soğuk olduğunu anlamıyorlardı.
Aynı çatı altında, ama herkes kendi yalnızlığında yaşıyordu. Bir zamanlar kahkahalarla dolu, börek kokan ev, şimdi geçmişin bir gölgesine dönüşmüştü. Elif özgürlük, Fatma Hanım huzur istiyordu. Mehmet ise yeni aşkına kaçarken, ardında yalnızca yıkım bıraktı. Ve kimse, kaybolan o sıcaklığı nasıl geri getireceğini bilmiyordu…
Bugün bunları yazarken anladım: Bazen kaçtığımız şey, peşimizi asla bırakmaz. İnsan, bir evi terk edebilir, ama yükünü sırtında taşır.




