Bir zamanlar, hayatımız aniden altüst oldu. Bu ihanetin acısı hâlâ içimi yakıyor. Tek kızımız, Ayşegül, gizlice evlenmiş ve kocasına bize ait olmayan bir hikâye anlatmış: yetim olduğunu söylemiş. Oysa biz, eşimle birlikte, sağlıklı ve hayattayız. Ona böyle acımasızca davranması için hiçbir sebep vermedik.
Eşim Mehmet’le birlikte, Konya’nın küçük bir kasabasında yaşıyorduk. Ben köy sağlık ocağında hemşireydim, o ise traktör tamircisi. Zengin sayılmazdık, ancak Ayşegül için her şeyi yapardık. Tek evladımız, gururumuzdu ve elimizden gelenin fazlasını ona sunardık.
Ayşegül, büyük şehir hayalleri kurardı. Akrabalarımızın yanına Ankara’ya gittiğimizde, orada kalmak için yalvarırdı. Mutluluğun ancak orada bulunabileceğine inanırdı. Biz de karşı çıkmazdık, mutlu olmasını isterdik. Üniversite zamanı geldiğinde, Ankara’da okumak istediğini söyledi. Puanı bursla yetmediği için, babamdan kalan evi satıp onun eğitimini ve kirasını karşıladık. Kendi hayallerimizden vazgeçtik, köyde kalıp emek vermeye devam ettik.
Ayşegül şehre gitti, biz ise köyde kaldık. Beş yıllık eğitimi boyunca yalnızca iki kez eve geldi. Biz onu ziyarete gittiğimizde, ev yapımı reçeller, paralar götermemize rağmen bizi soğuk karşılardı. Sanki bizden utanıyordu—eski giysilerimizden, köy şivesinden. Ev arkadaşları bile bize ondan daha sıcak davranırdı. Zamanla aramız iyice açıldı, belki de ona fazla özgürlük verdik. “Önemli bir şey olursa anlatır” diye düşündük.
Ama düğününü başkalarından öğrendik. Ankara’da okuyan bir komşumuz, “Ayşegül’ü gelinlik içinde güldüm” deyince inanamadık. Belki yanlıştı diye umutlandık. Ama gerçek daha acıydı. Nasıl böyle bir şey yapabilirdi? Gözyaşlarımı tutarak numarasını çevirdim ve açıklama istedim. Yalan söylemedi: Soğuk bir sesle, “Sizi onlarla tanıştırmayacağım” dedi.
Yer yarılmış da içine girmişim gibi hissettim. “Neden?” diye mırıldandım. Cevabı yüreğime hançer gibi saplandı: “Onlar zengin, eğitimli insanlar. Siz ise… Siz onlara yakışmazsınız. Ben yetim olduğumu söyledim. Bana kızmayın! Babamın traktör tamir ettiğini, annemin köyde iğne yaptığını söyleyemezdim. Zaten beni üniversitede turşu kavanozlarıyla rezil ettiniz. Yeter artık!”
Mehmet bunu duyunca sessizce Ayşegül’ün eski bir fotoğrafını cebinden çıkardı, avucunda sıktı ve avluya çıktı. Omuzlarının titrediğini, on yıldır içmediği sigaraya uzandığını gördüm. Ben ise hâlâ kendime gelemiyorum. Her gün sakinleştirici içiyorum, ama acı dinmiyor. Neden? Biz ona her şeyimizi verdik: sevgi, para, hayallerimizi. O ise bizi yok saydı, sanki yeni şehir hayatının bir lekesiymişiz gibi.
Böyle bir ihaneti nasıl atlatırız? Kendi çocuğunuzun sizden utandığını bile bile nasıl yaşarsınız? Siz olsaydınız ne yapardınız?




