35 yaşıma bastım. Bu yaşa gelince insanı şaşırtacak ya da üzecek pek fazla şey kalmamış sanırsınız. Ama uzun zamandır dört gözle beklediğim, özenle planladığım doğum günüm tam bir hayal kırıklığına dönüştü. Ve bunun sebebi, yanımda olup beni desteklemesi gerekenlerdi: kayınvalidem ve kayınbabam.
Eşimle birlikte İstanbul’un dışında, şirin bir müstakil evde yaşıyoruz. Geniş bahçe, yemyeşil ağaçlar, temiz hava – yaz için mükemmel bir davet mekânı. Bu yıldönümümü restoranda değil, sıcak ve samimi bir ortamda, evimde kutlamaya karar verdim. Akrabalarımı, yakın arkadaşlarımı ve birkaç iş arkadaşımı davet ettim. Toplam 25 kişi gelmişti. Günler öncesinden hazırlıklara başladım: menüyü planladım, alışveriş yaptım, her şeyi gün gün organize ettim. Sadece lezzetli değil, aynı zamanda göze de hitap eden bir şölen olsun istedim.
En yakın arkadaşım Sibel, kutlamadan bir gün önce yemeklere yardım etmek için geldi. Birlikte etleri marine ettik, tartaletler pişirdik, mekânı süsledik ve pastayı hazırladık. Hatta ilk defa fırında süt danası denemeye cesaret ettim – muhteşem kokusuyla harika olmuştu. Gurur duyuyordum. Her şey mükemmel gidiyordu… Ta ki o ana kadar.
Kayınvalidem Ayşe Hanım ve kayınbabam Mehmet Bey, Kocaeli’de oturuyor, bizden sadece bir saat uzakta. Biraz erken gelip dinlenmeleri konusunda anlaşmıştık – yardıma ihtiyaçları olmayacaktı. Eşimle birlikte son bir alışveriş için dışarı çıktık: şarap, şampanya ve meşrubat alacaktık. Yaklaşık bir buçuk saat sonra eve döndüğümüzde buz gibi bir sürprizle karşılaştık.
Mutfak tam bir savaş alanına dönmüştü. Mehmet Bey bir konyak şişesini açmış, Ayşe Hanım ise keyifle… zeytinyağlı levreğin yarısını bitiriyordu! Evet, benim özenle maydanoz, limon ve nar taneleriyle süslediğim balığı. Süt danası? Bir tarafı “tadına bakmak için” kesilmişti. Salatalar? Neredeyse hepsi “kontrol edilmişti”. Özenle hazırladığım, taze meyvelerle süslediğim pasta ise hiç sormadan kesilmişti.
“Ayşe Hanım, neden…” diye cümleye girmeye çalıştım.
“Ne var bunda?” diye çıkıştı. “Hepsini yemedik ki! Misafirlere de kaldı! Yol yorgunuyuz, acıkmıştık! Bu kadar yemek varken…”
Dilim tutuldu. Yemekler yüzünden değil, saatlerce emek verdiğim şeyin böyle hoyratça harcanması yüzünden. Her şeyin düzeni bozulmuştu. Misafirler keyif alsa içim yanmazdı, ama sanki kimse umursamamıştı. Bekleyebilirlerdi. Çorba ısıtabilirlerdi. En azından bir mesaj atabilirlerdi.
İçimdeki coşku eriyip gitti. Süt danasını bütün halinde servis etmek yerine, kalanları tabaklara paylaştırdım. Salataları küçük kâselere koydum, adeta bir yemekhaneye dönmüştü ev. Pastayı tekrar birleştirmeye bile uğraşmadım, dilimleri sayarak dağıttım.
Misafirler bir şey fark etmedi. Gülüyorlar, içiyorlar, kutluyorlardı. Ben ise zoraki gülümsüyordum. Kimseye “bugünüm mahvoldu” diyemezdim. İçimde öfke, kırgınlık ve hayal kırıklığı vardı. Sadece eşimin yanında sessizce oturdum, o da “Anneme anlatamazsın ki…” diyerek omuz silkti.
Onlar hiçbir şeyin farkında değildi. Erken ayrılırken, “güzel kutladık” havasındaydılar. Benim içimde ise büyük bir boşluk kaldı. Ve şunu anladım: bir sonraki doğum günümü onlarsız kutlayacağım. İster bir kafe, ister bir lokanta, hatta ülkenin öbür ucunda bir piknik olsun… Ama emeğimi hiçe sayan, “yemedik ki hepsini” diyen insanlarla değil.
Siz böyle bir davranışı affedebilir misiniz? Yoksa siz de böyle bir “hediyeden” sonra artık sınır mı çizersiniz?




