Anne, “Bana ihanet ettin!” diye bağırıyordu, baba ise sessizce kaybolmuştu.
Ayşe derin bir uykudayken telefonun çalmasıyla sıçradı. Kalbi hızla çarparken telefonu kaptı.
“Ayşe!” annesinin sesi çaresizlikle titriyordu. “Hemen gel! Şimdi!”
“Anne, ne oldu?” Ayşe uykusundan sıyrılmaya çalışırken içinde bir korku belirdi. “Yine babamla mı tartıştınız? Bütün hayatınız böyle geçti, kendi işinizi halledin!”
“Halleyecek kimse kalmadı!” diye çığlık attı annesi, sesi titreyerek kesildi. “Artık baban yok!”
“Anne… Babam mı?” Ayşe donup kaldı, kanı damarlarında donmuş gibiydi.
“Gel de kendi gözlerinle gör!” diye hızlıca söyledi annesi. “Bunlar telefonda anlatılacak şeyler değil!”
“Ne göreceğim?” Ayşe şaşkınlıkla neredeyse bağırarak sordu.
“Gel işte!” diyerek telefonu kapattı annesi.
Titreyerek hazırlanmaya başladı Ayşe. İstanbul’un dışındaki aile evine doğru hızla giderken, orada onu neyin beklediğini bile hayal edemiyordu.
“Ayşe! Hemen gel!” diyen annesinin sesi telefonun diğer ucunda bir uyarı çanı gibiydi.
“Ne oldu yine?” diye uykulu bir sesle mırıldandı Ayşe, gözlerini ovuşturdu.
“Ne oldu mu? Ben burada çıldırmak üzereyim, o hâlâ soru soruyor!” annesi neredeyse ağlıyordu.
“Anne, bugün cumartesi, sabahın yedisi,” diye sakinleştirmeye çalıştı Ayşe, ama içinde bir endişe büyüyordu. “Planlarım var, çocuklar, eşim. Mesele ne, anlat, yoksa gelmem.”
“Gelmeyecek misin?” annesi şaşkınlıkla nefesini tuttu. “Benim için hiçbir şey ifade etmiyorum! Şu an acı çekiyorum, umurunda bile değil!”
“Anne, siz ve babam hayat boyu kavga ettiniz,” diye kesip attı Ayşe. “Artık sizin arabulucunuz olmaktan yoruldum.”
“Artık baban yok!” diye bağırdı annesi ve telefon kapatıldı.
“Ne olmuş?” diye homurdandı Ayşe’nin eşi Sergül, yatağın diğer tarafına dönerken.
“Galiba ciddi bir şey,” diye sessizce cevapladı Ayşe, annesinin son sözlerinin yankısını hâlâ duyuyordu. “Gitmem lazım.”
“Bunlar dayanılmaz!” diye patladı Sergül. “Annen hâlâ senin kendi ailen olduğunu anlamadı mı?”
“Sergül, başlama. Aile seçilmez,” diye iç çekti Ayşe. “Gitmeliyim. Üzgünüm, çocuklarla tek başına ilgilenmen gerekecek.”
“Sanki ilk defa oluyor,” diye mırıldandı Sergül. “Annene söyle: bir daha böyle bir telefon açarsa, boşanma davası açarım.”
Ayşe şaşkınlıkla kaşlarını kaldırdı:
“Ciddi misin?”
“Hayır, tabii ki değilim,” diye güldü Sergül. “Ama korkutmak lazım. Belki anlar.”
“Anlamaz,” diye kafasını salladı Ayşe ve hazırlanmaya başladı.
Ayşe hatırladığı sürece, aile evinde hiç huzur olmamıştı. Annesi, Fatma Hanım, sürekli bağırır, babası, Ahmet Bey, ise sadece susar, dudaklarını öyle sıkıca büzerdi ki bir çizgiye dönüşürdü. Sanki annesinin çıkışlarına tepki vermiyormuş gibi görünürdü, ama Ayşe biliyordu: içinde kaynıyordu.
Kavgalar, Ayşe daha okula giderken başlamıştı. Önce seyrek, sonra her gün olmaya başlamıştı. Annesi, çan gibi gür sesiyle, öyle kavga ederdi ki apartmandaki bütün komşular duyardı. Kapı önünde oturan yaşlılar bile başlarını sallayıp, “Bu adam bu kadınla nasıl yaşıyor? Yazık,” derlerdi.
Kimse Ayşe’ye, onların kızına, bu cehennemde nasıl hissettiğini sormazdı. Dışarıdan aile mükemmel görünürdü: babası üniversitede bölüm başkanıydı, iyi para kazanırdı, annesi çalışmaz, evle ve kızıyla ilgilenirdi. Ama “ilgilenmek” dediğimiz abartılı bir tabirdi. Fatma Hanım herkese emir verirdi: kocasına, Ayşe’ye, hatta babasının annesini susturmak için tuttuğu temizlikçi kadını bile. Umut etmişti ki yardımcı bulunca karısı rahatlar. Boş bir umuttu.
Annesi kavga etmeye devam etti, başkalarının yanında bile çekinmeden. Ayşe ona göre evin bir parçasıydı sanki — onun duyguları kimseyi ilgilendirmiyordu. Küçük kız hep hayal ederdi: Büyüyüp bu evden kaçacağım. Ve öyle de oldu. İstanbul’da üniversiteye girdi, memleketinden ayrıldı ve nadiren ziyaret ederdi, ama o ziyaretler bile ebeveynlerinin kavgalarıyla gölgelenirdi.
Bir gün Ayşe, babasının annesinin bir çıkışına daha dayanamayıp, “Ne istiyorsun Fatma? Gökteki yıldızları mı?” diye bağırdığını duymuştu. Annesi şaşırmıştı — ona nasıl karşılık verirdi! — ama sonra gülmüş ve… susmuştu. Kısa süreliğine.
Ayşe’nin düğününde annesi kendini aşmıştı. Babasını çekiştiriyor, laf atıyordu, tam da Ahmet Bey konuşmaya kalkınca Fatma Hanım ayağa fırlamıştı: “Ben söyleyeceğim! Ona önemli şeyler söyletilmez!” Misafirler birbirlerine bakmış, Ayşe ise utancından yerin dibine geçmişti.
Düğünden sonra babası Ayşe’ye gizlice İstanbul’da bir daire vermiş ve annesine asla bahsetmemesi için tembihlemişti. Ayşe bu sırrı saklamış, sadece Sergül’e anlatmıştı. “Vay canına!” demişti Sergül şaşkınlıkla. “Umarım bizim aramızda böyle sırlar olmaz?” “Olmaz,” diye gülümsemişti Ayşe. “BabamAyşe, mezarlıkta durup hüzünle ebeveynlerinin yan yana duran taşlarına bakarken, anladı ki bazen sessizliğin içinde kaybolan sevgi, ancak yok olduktan sonra anlaşılır.




