Bir zamanlar, bir sabah vakti güneş doğarken, İstanbul’un kenar mahallesindeki evinin mutfağına giren Fatma Hanım, şaşkınlıkla gelini Selma’yı ocak başında bir şeyler karıştırırken buldu.
“Günaydın,” dedi Selma, tatlı bir tebessümle.
Fatma Hanım burun kıvırdı. “Günaydın. Ne pişiriyorsun böyle?”
“Ezogelin çorbası,” diye cevapladı gelin, devam ederek. “Ahmet çok sever.”
“Ezogelin çorbası mı?” diye şüpheyle kokladı Fatma Hanım. “Böyle mi kokar bu çorba?”
“Nasıl kokmasını bekliyordunuz?” Selma omuz silkti, tencereyi kapattı ve mutfaktan çıktı.
Fatma Hanım vakit kaybetmedi, hemen ocağa atılıp kapağı açtı ve içine baktı. Gördüğü manzara karşısında irkildi.
“Bu ne böyle?” diye mırıldandı, sanki zehirli bir iksirmiş gibi geri çekilerek.
Selma tabaklarla geri döndüğünde, kaynanasının tepkisini görünce sakin bir ifadeyle açıkladı:
“Ezogelin çorbası, Fatma Hanım. Kendi bahçemizden sebzeler – taze, yeni toplanmış. Kendi emeğinle bir şeyler yapınca, sanki bir bayram gibi oluyor.”
“Bayram mı?” diye alaycı bir gülüşle burun kıvırdı Fatma Hanım. “Bu senin bahçen tam bir angarya! Marketten her şeyi alabilecekken neden vakit öldürüyorsun ki? Anlamıyorum sizi.”
“Bana keyif veriyor,” diye nazikçe cevap verdi Selma, çorbayı tabaklara doldururken. Mercimeğin, bulgurun ve baharatların kokusu mutfağı sardı. “Toprakla uğraşınca insana güç veriyor.”
“Güç mü?” Fatma Hanım gözlerini devirdi. “İşi gücü olmayanların eğlencesi belki bu. Aklı başında insanlar…” Sözünü yarıda kesti, çünkü Selma sadece gülümsüyordu, sanki kinayelerini duymuyordu. “Bu kadar çorbayı da kime yapıyorsun?”
“Bize,” dedi Selma. “Birkaç gün yeter. Ahmet hep ikinci tabağı ister.”
Fatma Hanım dramatik bir şekilde geri sıçradı, sanki çorbanın kokusundan midesi bulanmış gibi.
“Ben bundan yemem!” diye kesin bir tavırla ilan etti. “Kokusundan bile midem bulandı! İçine ne kattın sen bunun?”
Selma iç geçirdi, kaynanasına bakmamaya çalışarak. Göz ucuyla, mutfağa giren kocası Ahmet’in gergin bir şekilde bu sahneyi izlediğini fark etti, ama o an sessiz kalmayı seçmişti.
Fatma Hanım, oğluna ne olduğunu bir türlü anlamıyordu. Daha iki yıl önce Ahmet, gelecek vaat eden bir bilişim uzmanıydı, tam bir şehir çocuğuydu. Sergilere giderlerdi, yeni açılan restoranları tartışırlardı, onun kariyerini hayal ederlerdi. Bir anda bu köy hayatı, bahçe, bu sade görünüşlü Selma! İsmi bile kaynanasının sinirlerini bozmaya yetiyordu.
Ahmet her zaman aranılan bir damat adayıydı – uzun boylu, zeki, karizmatik. Kaç tane iyi ailelerin kızları ona aşık olmuştu! Neden bu köylü kızı seçmişti, bu ıssız evi? Fatma Hanım oğlunun bu hevesinden vazgeçip şehre döneceğini umuyordu. Ama zaman geçtikçe Ahmet bu “köy yaşantısına” daha da bağlanıyordu.
Artık harekete geçmeliydi. Selma’nın yemeğe daveti mükemmel bir fırsattı. Kaynana planını yapmıştı: Oğluna kim olduğunu hatırlatacak, onu bu taşra hayatından kurtaracaktı.
Ahmet mutfağa girdi, eşini kucakladı ve annesine döndü:
“Anne, çorbadan dene. Selma’nın çorbası harika olur!”
“Ahmet, sen de bilirsin, babanla ben hiç bu tür köy yemeklerini yemeyiz,” diyerek elini salladı Fatma Hanım. “Hatırlıyorum da, sen de çocukken bu tür çorbalardan yüz ekşitirdin, ‘ihtiyar yemeği’ derdin.”
Selma istemsizce gülümsedi, küçük Ahmet’in tabaktan burun kıvırdığını hayal ederek. Ama şimdi kocası olgun bir adamdı ve damak zevki belli ki değişmişti.
“Anne, zaman değişiyor,” diye gülümsedi Ahmet. “Selma’nın çorbası bir şaheser. Dene, pişman olmazsın.”
“Şaheser mi?” diye öfkeden boğulur gibi oldu Fatma Hanım. “Ahmet, sen bir tencerede pişen mercimeğe şaheser mi diyorsun? Gerçek şaheserler tiyatrolar, sanat galerileridir, bu… basit yemekler değil!”
Selma, kaynanasının sözlerini duymamaya çalışıyordu ama içinde bir şeyler sızladı. Biliyordu ki Fatma Hanım’a göre o, sadece oğluna layık olmayan bir köylü kadınıydı. Yine de, bir kez olsun emeklerini takdir etmesini çok istemişti.
“Anne, yeter,” diye sertçe konuştu Ahmet. “Selma bizim için çok şey yapıyor. Mutluyuz, bu önemli olan.”
“Mutlu musunuz?” Fatma Hanım dudaklarını büktü. “Göreceğiz, ne kadar sürer. Sen şehir çocuğusun, Ahmet. Şehir seni çağırıyor, bu bahçe işleri ise sadece bir heves. Benim dediklerimi bir gün hatırlayacaksın.”
Ahmet annesine kırgın bir bakış attı:
“Ben artık büyüdüm, anne. Selma’yla bu hayatı seçtik ve hiç pişman değilim.”
“Henüz değilsin,” diye meydan okudu Fatma Hanım. “Ama sen gerçek hayatın ne olduğunu unuttun. Bu Selma seni bahçeleriyle büyülemiş, ama bu sonsuza kadar sürmeyecek.”
Selma daha fazla dayanamadı:
“Fatma Hanım, bizim hayatımızda ne kötülük var ki? Kimseye zarar vermiyoruz. Ahmet mutlu, siz mutlu olmaz mısınız bizim için?”
“Mutlu mu?” Fatma Hanım öfkeyle alevlendi. “Sen benim oğlumu bu taşra hayatına çekiyorsun, medeniyetten uzaklaştırıyorsunFatma Hanım, sözlerinin hiçbir işe yaramadığını görünce, sessizce çantasını aldı ve kapıyı çarparak çıkıp gitti.




