Koca bir mektup bırakıp gitti: “Başka birini sevdim.”
Akşam yemeğinde, gözlerini tabağına dikmiş olan kocasına bakarak, “Kaynanan aradı, kardeşin boşanıyormuş,” diye sert bir sesle konuştu Defne. Volkan sessizce oturuyor, bir cevap vermiyordu. Defne’nin içinde bir öfke kabarıyordu. “Neden susuyorsun? Onu destekliyor musun? Üç çocuğunu terk ediyor!”
“Defne, sakin ol,” dedi Volkan tabağını iterek. “Çocuklarını terk etmiyor. Boşanıyorlarsa bir sebepleri vardır.” Mutfaktan çıkıp gitti, Defne’yi şaşkınlık içinde bırakarak. Bu soğuk tepki, onun kalbine bir bıçak gibi saplandı. Ertesi gün işten döndüğünde, masanın üzerindeki mektubu görünce donup kaldı, yıldırım çarpmış gibi.
Defne ve Volkan, İstanbul’un o eski mahallesindeki sıcak evlerinde 27 yıl geçirmişlerdi. Ve şimdi, birdenbire… boşanma. Bu nasıl mümkün olabilirdi? Yan yana bu kadar yolu aşmış iki insan nasıl ayrılabilirdi? Ya kızları? Defne, hayatlarının bir anda yıkıldığına inanamıyordu.
Tanıştıklarında Defne, küçük bir kasabadan üniversite sınavlarına girmek için İstanbul’a gelmiş genç bir kızdı. Sınavlar bittikten sonra, arkadaşıyla Boğaz’da dolaşırken, bir bankta gitar çalan gençlerin yanında durmuşlardı. İşte o anda Volkan ona yaklaşmış, gözlerinde parıltıyla gülümsemişti. Böyle başlamıştı her şey.
Ayrı şehirlerde yaşasalar da aşkları büyümüş, mektuplarla iletişim kurmuşlardı. Cep telefonları yoktu o zamanlar. Bir yıl sonra, mütevazı bir düğünle evlenmişlerdi. Kiralık bir evde yaşamaya başlamış, Defne hem çalışmış hem de Volkan’ın hasta annesine bakmıştı. Uzun yıllar çocukları olmamış, ta ki sekiz yıl sonra kızları Ebru doğana kadar. Defne bunu bir mucize olarak görmüştü.
“Boşanma” kelimesi, Defne için dünyanın sonu gibiydi. Volkan’sız bir hayat düşünemiyordu. O her zaman güçlü, güvenilir, ailesini her şeyin üstünde tutan bir adamdı. Mükemmel bir çift değillerdi belki—Defne çok çalışıyor, ev işleri genellikle Volkan’a kalıyordu—ama bu durum uzun süre ikisini de mutlu etmişti.
Ta ki Volkan’ın kardeşi, üç çocuğunu bırakarak boşanacağını açıklayana kadar. Defne’nin içine bir korku düştü: Ya kocasının da biri varsa? Akşam yemeğinde Volkan’ı gözlemlerken, “Sakalda kır varsa…” diye düşündü. Sessizliği onu korkutuyordu.
“Kardeşini destekliyor musun?” diye patladı. “Çocuklarını bırakıyor!”
“Defne, başlama,” diye kesip attı Volkan. “Onların kendi sebepleri var.”
Defne rahatlayamadı. Kocasını kontrol etmeye başladı: günde yüzlerce kez aradı, her telefon konuşmasını dinledi. Eskiden hiç kıskanç değildi, ama şimdi her adımı şüpheli geliyordu. Volkan uzaklaştıkça, bu durum daha da kötüleşiyordu.
Yazın, Ebru üniversite sınavları için Ankara’ya gitmişti. Defne de onunla birlikte gitti, ona bir ev bulmak için. Döndüğünde, boş bir evle karşılaşacağını asla düşünmemişti. Volkan onu karşılamaya gelmemişti. Telefonlarına cevap vermiyordu. Mutfak masasında bir mektup duruyordu. Defne zarfı açtı ve dünyası yıkıldı.
“Defne, nasıl başlayacağımı bilmiyorum… Boşanma davası açtım. Ebru büyüdü, bu anı bekliyordum. Fark etmedin belki, ama ben değiştim. Kızımız için senin eleştirilerine katlandım, sen işteyken evi çekip çevirdim. Ortak hiçbir şeyimiz kalmadı, aşk bitti. Biz artık yabancıyız. Dört yıl önce bir kadınla tanıştım. Bir oğlumuz var, üç yaşında. Onların yanına gidiyorum. Ebru’yu bırakmayacağım, destek olmaya devam edeceğim. Ev size kalsın. Beni affet, eğer becerebilirsen.”
Defne yere yığıldı. Gözyaşları yoktu—sadece bir boşluk. Etrafa baktı, ama hiçbir şey onu mutlu etmiyordu. Hayatı paramparça olmuştu. Kızına nasıl söyleyecekti? Nasıl yaşayacaktı, dört yıldır başka birini seven bir adamla sadece “zamanı bekleyerek” mi geçirdiğini bilerek?
Sokağa çıktı. Haftalardır yağan yağmur, onun hüznünü yansıtıyordu, ama bugün güneş parlıyordu. Apartmanın önünde, komşusu Ayşe’yi gördü. Beş yıl önce, Ayşe ve kocası bir trafik kazası geçirmişti. Kocası vefat etmiş, Ayşe ise tekerlekli sandalyeye mahkûm olmuştu. Her gün parkta onu görürdü, yalnız ama her zaman gülümseyen bir kadın.
“İyi günler, Defne,” dedi Ayşe. “Hava ne kadar güzel, değil mi? Bana yardım eder misin?”
Defne sessizce yardım etti. Ayşe teşekkür edip birden, “Birlikte yürüyüş yapalım mı?” diye sordu. Defne, nedenini bilmeden başını salladı. Yakın arkadaş değillerdi, ama o an canlı bir şeye ihtiyacı vardı.
Parkta, yaşlı bir çınarın altına oturdular. Önce sessiz kaldılar. Sonra Ayşe konuşmaya başladı: “Mehmet’le kaza geçirdiğimizde, çocuklarımız, şehirden uzak bir evimiz olsun isterdik. Bir anda her şey bitti. Karşıdan gelen arabanın sürücüsü kontrolü kaybetmişti. Mehmet’i kaybettim. Ben kurtuldum, ama uyandığımda, ‘Neden yaşayayım ki?’ diye düşündüm. İyileşmek cehennemdi. Hiçbir şey istemedim. Ama bir gece rüyamda Mehmet’i gAyşe gülümsedi ve Defne’nin elini tutarak, “Yarın yeni bir güne uyanacaksın ve belki de o gün, yaraların biraz daha iyileşmiş olacak,” dedi.




