Bugün günlüğüme çok ağır bir olay yazmak istiyorum. Hayatım boyunca sadece bir şeye adamıştım kendimi: kızıma iyi bir insan olmayı öğretmeye. Eşim, Sema, beyin kanamasından vefat ettiğinde, küçük kızım Elif henüz beş yaşındaydı. Otuzlu yaşlarımın başındaydım ve o günden sonra kendimi hiç düşünmedim. Tüm enerjim, kazancım, sevgim… Her şey onun içindi.
Bursa’nın kenar mahallesinde, dedemden kalma eski bir evde yaşıyorduk. Para her zaman kısıtlıydı. İnşaatta işçilik yapıyor, bazen hamallık, geceleri de güvenlik görevlisi olarak çalışıyordum. Ama Elif’in çocukluğu güzel geçsin diye elimden geleni yapıyordum. Bazen okul etkinliği için ona güzel bir elbise almak için borca giriyor, bazen yeni ayakkabı alabilmek için günlerce yemek yemeden duruyordum. Onun mutlu gülüşünü gördüğümde ise her şeye değdiğini hissediyordum.
En çok bayramları hatırlıyorum. Elif, yeni kıyafetlerini giyip okuldaki etkinliklere katılmayı iple çekerdi. Bir keresinde son kuruşlarımı vererek ona bembeyaz bir kar tanesi kostümü almıştım. O gece, sanki gerçek bir prensesti. Bana sarılıp, “Sen dünyanın en iyi babasısın,” demişti.
Zaman geçti. Elif, okulunu dereceyle bitirdi ve İstanbul’a üniversiteye gitmek için yola çıktı. Her şey planladığı gibiydi. Yurtta kaldı, derslerine çalıştı, part-time işlerde çalıştı. Ama İstanbul’un hayatı onu yavaş yavaş değiştirdi. Önce marka takıntısı, sonra zengin erkeklerle tanışmalar… Lüks restoranlar, pahalı kuaförler derken, aramalarımız seyreldi. Ben yine de para gönderiyor, paketler hazırlıyor, arayıp soruyordum. Ama o artık telefonlarımı açmıyordu.
Sonra bir gün mesaj geldi. Ne bir “Merhaba baba,” ne bir tebessüm. Sadece şu satırlar: “Baba, lütfen düğünüme gelme. Orada sadece varlıklı insanlar olacak ve sen… uymazsın.” Hepsi bu kadardı. Açıklama yok, davet yok, teşekkür bile…
O satırları tekrar tekrar okudum. Yüreğim sızladı. Ömrümü ona adamıştım. Hiç şikayet etmemiş, hiç karşılık beklememiştim. Sadece sevmiştim. O ise… benden utanmıştı. Belki şık bir restoranda kadehi nasıl tutacağını bilmeyen bir babaydım ama o ateşler içinde yanarken onu kollarımda taşımıştım.
Acıma rağmen trene binip yola çıktım. Görmeliydim onu. Düğün pastasından bir dilim almak için değil, son bir kez gözlerine bakabilmek için. Törende sessizce bir köşede durdum. Eskimiş bir ceket, gazeteye sarılı bahçeden kopma güller…
Yeni çift tebrikleri kabul ederken usulca yanlarına gittim. Çiçekleri uzattım, yanağından öptüm ve tek cümle fısıldadım:
“Mutluluklar kızım. Gururlu yaşa.”
Beklemedim. Ne bir teşekkür, ne bir açıklama. Küçük düşmek istemedim.
Elif donup kaldı. Zaman durmuştu sanki. Damadı bir şeyler söylüyor, misafirler gülüyor, müzik çalıyordu. Ama o, uzaklaşan babasının sırtına bakakaldı. Her şeyini veren adamın… ki o, bunu reddetmişti.
Gözyaşları aniden boşaldı. Yerinden fırladı, peşinden koştu. Ona yetişti.
“Baba, affet beni. Ne yaptığımın farkında değildim… Aptallık ettim. Başkalarını rahatsız ederim diye düşündüm ama sadece kendimi küçük düşürdüm. Lütfen affet. Sen benim ailemsin, sen bir tanemsin.”
Hiçbir şey söylemedim. Sadece sıkıca sarıldım. Ve o an Elif anladı ki, hiçbir servet bu kolların yerini tutamazdı. Başkalarının beklentileri uğruna, saf sevgiyi neredeyse kaybediyormuş.




