Bugün de her zamanki gibi evime dönüyordum. Anahtarı kilide çevirir çevirmez içeriden yabancı sesler duydum. Ayakkabılarımı çıkarıp sessizce mutfağa yöneldim.
Gördüğüm manzara karşısında donup kaldım.
Masada üç genç kız kahkahalar atıyordu. Ortada, sanki evin sahibiymiş gibi, gelinim Ebru oturuyordu. Ocakta kaynayan tencereden taze pişmiş mercimek çorbasının kokusu geliyordu. O sabah benim pişirdiğim akşam yemeğiydi.
“Bu ne cüret!” diye sertçe çıkıştım, mutfak anında sessizliğe büründü.
Ebru başını kaldırdı ve yapmacık bir gülümsemeyle:
“Anneciğim, arkadaşlarım geldi. Biraz sohbet ediyoruz. Onlara çorba ikram ettim. Çok lezzetli oldu, değil mi?”
Masayı sessizce süzdüm. Misafirlerin tabaklarında benim akşam yemeğimin artıkları vardı. Vitrinden en güzel tabaklar çıkmış, meyve sepeti boşalmıştı.
Ebru ailemize neredeyse iki yıl önce katılmıştı. Oğlum Mehmet ona delicesine âşık olmuş, çabucak evlenmişlerdi. Önce kira evinde yaşamışlar, ancak ev sahibi evi satmaya karar verince ortada kalmışlardı.
“Anne, lütfen bizi bir süre misafir et,” diye yalvarmıştı Mehmet. “Kısa sürede bir çözüm buluruz.”
Ben de kabul ettim. Ama hemen kuralları koydum. İlk günden anlamıştım ki huzur yoktu. Ebru küstah, saygısız ve her lafın altından kalkan biriydi. Her gün yeni bir tartışma sebebi çıkıyordu.
Önce masada bırakılan kırıntılar, sonra dağınık eşyalar, ardından kapıların çarpılması…
“Neden sizi evden çıkardılar?” diye sormuştum bir akşam, dayanamayıp.
“Ev satıldı,” diye kestirip atmıştı gelinim.
“İnanmıyorum. Böyle durumlarda bir ay süre verilir, size iki gün. Demek ki ev sahibinle de benimle konuştuğun gibi konuşuyorsun?”
Ebru alaycı bir gülüşle kulaklıklarını takmış ve dönmüştü bana sırtını.
Ertesi gün masadaki kırıntıları toplayıp bilerek Ebru’nun yatağına serpiştirdim. Çığlık çığlığa bağırmaya başladı. Büyük bir kavga çıktı.
Akşam Mehmet işten döndüğünde sessizce beni dinledi ve tek bir soru sordu:
“Bunların hepsi kırıntılar yüzünden mi?”
“Saygısızlık yüzünden!” diye bağırdım. “Ya kurallarıma uyarsınız ya da toplanıp gidersiniz.”
Mehmet Ebru ile konuşacağını söyledi. Birkaç gün uslu durdu, sonra yine her şey başa döndü. Ama bir anda tavrı değişti. Temizlik yapıyor, sessiz, hatta komposto bile kaynatmıştı.
Şüphelenmiştim. Haklı çıktım. Bir hafta sonra Mehmet müjdeyi verdi:
“Anne, büyükanne olacaksın.”
Sevineceğime içim burkuldu. Çocuk gelecekti ama evleri yoktu. Üstelik katlanamadığım bir gelin…
“Demek bu yüzden değişti! Sen onu ikna ettin!” diye çıkıştım oğluma. “Ama bu hiçbir şeyi değiştirmez. Burada kalamazsınız. Daha emekli olmadım ben!”
Oğlum sessiz kaldı. Ertesi gün, ben misafirliğe gittiğimde, Ebru arkadaşlarını çağırmıştı. Pişirdiği çorba misafir tabaklarındaydı.
Ama ben erken döndüm ve bu “ziyafeti” yakaladım.
“Burası benim evim, restoran değil. Hemen gidin!” dedim sertçe. “Sen de Ebru, eşyalarını topla.”
Ebru tek kelime etmeden çıktı. Akşam Mehmet geldiğinde eşinin bavulunu kapıda görünce sessizce kendi eşyalarını topladı.
“Eğer gidersen, bir daha dönme,” dedim.
Ama gitti. Altı ay boyunca konuşmadık. Zaman geçtikten sonra aramaya cesaret ettim. Bir kafede buluştuk. Ebru ile ise bir daha hiç konuşmadım.
Büyükanne oldum, ama hep uzaktan. Pişman olduysam, bir tek o gelini kapıma aldığım için oldu. Çünkü saygı, karnındaki bebekle kazanılacak bir şey değil. Ya vardır, ya yoktur.




