Elif neşeyle şarkı söylüyordu—sonunda kendine ait bir dairesi vardı. Artık komün dairelerdeki bir oda değil, huysuz bir ev sahibesinin köşesi değil, İzmir’in sakin bir mahallesinde gerçek bir iki odalı daireydi bu. Saat on birde ışıkları kapatan, “Duş alırken sesini kes!” diye bağıran Ludmila Vasilyevnalar yoktu artık. Her adımını kontrol eden mürebbiyeler de. Sadece o ve özgür bir yetişkin gibi derin bir nefes.
Dairesini almasına, ölen halasının eski evini satan ailesi yardım etmişti. Elif tadilat yaptı, istediği gibi döşedi ve arkadaşı Ayşe’yi eve çaya davet etti. Kahkahalar eşliğinde çaylarını içip pasta yediler. Sonra Elif, Ayşe’yi kapıya kadar geçirmeye karar verdi. Kapıyı açıp merdiven boşluğuna çıktıklarında, katlar arasında bir kadın gördüler. Kadın basamaklara oturmuş, düzgün bir şekilde sandviçini yiyordu, yanında yıpranmış bir çanta duruyordu.
“Affedersiniz, siz kimsiniz?” diye şaşkınlıkla sordu Elif.
Kadın mahcup bir ifadeyle lokmasını yuttu.
“Ben… Emine Hanım. Eskiden burada yaşıyordum. Sizin daireniz… benim eski evim değil mi?”
Elif onu tanıdı—evet, bu kadın birkaç ay önce daireyi satmıştı.
“Burada ne yapıyorsunuz?”
“Anlatayım kızlar…” dedi Emine Hanım’ın gözleri doldu. “Gidecek başka yerim yok…”
İki arkadaş birbirine baktı. Emine Hanım ağlayarak hikayesini anlattı.
Boşandıktan sonra tek başına oğlu Mehmet’i büyütmüştü. Her şey onun için, onun uğruna. Mehmet iyi, ciddi, nazik bir çocuk olmuştu. Okudu, iş buldu, sade ve enerjik bir kız olan Sibel’le evlendi. Başta her şey güzeldi. Üç odalı dairesine taşındılar, Emine Hanım yalnız yaşamaya başladı. Sonra torunu Efe doğdu. Ardından Zeynep. Birkaç yıl sonra Sibel ve Mehmet bir teklifle geldi: “Daireyi sat, bizimle yaşa. Daha kolay olur. Zaten çocuklara sen bakıyorsun.”
Kabul etti. Paranın yarısını ona, yarısını kendilerine ayıracaklardı. Ama hesabına para hiç gelmedi.
Genç aileyle yaşamak dayanılmaz hale geldi. Çocuklar sabah akşam peşindeydi. Sibel işe, Mehmet ofise gidiyordu. Yemek, temizlik, çamaşır, çocukların bakımı—hepsi ona düşüyordu. Üstelik büyükanne olarak disiplin vermesine izin yoktu—sadece besleyecek, oynayacak ve sessiz kalacaktı. Tek bir söz bile söylemesi yasaktı.
Sağlığından şikayet ettiğinde Mehmet, “Anne, hallediyorsun işte. Çocuklar iyi, Sibel mutlu, ben de rahat çalışabiliyorum. Hep beraber yaşamak bir mutluluk,” demişti.
Emine Hanım gözyaşlarına boğulacak kadar yoruluyordu. Yazın aile deniz kenarına gittiğinde, bir arkadaşını ziyarete gideceğini söylemiş, ama aslında şehirde amaçsızca dolaşmış, bir park bankında uyumuştu. O gün, birdenbire eski evinin önünde bulmuştu kendini. Neden geldiğini bile bilmiyordu. Sadece içinden gelmişti.
“Belki burada, çatıda kalırım diye bile düşündüm…” dedi hüzünle.
Elif ve Ayşe duygularını tutamadı.
“Böyle olmaz!” diye isyan etti Ayşe. “Yalnız değilsiniz! Hemen Elif’le bize gelin, bu gece bizde kalırsınız.”
“Ama rahatsız ederim…” diye çekindi kadın.
“Öyle şey olmaz!” dedi Elif kararlılıkla.
Evde çay eşliğinde Ayşe—mesleği avukattı—kibarca sordu: Daire parasına ne olmuştu?
“Mehmet, yarısını hesaba yatıracağını söylemişti…” diye fısıldadı Emine Hanım.
“Bu parayla bir tek odalı alınır,” dedi Ayşe kararlılıkla. “Elif’le ben yardım ederiz.”
Bir ay sonra Emine Hanım, küçük ama kendine ait yeni dairesine yerleşti. Aynı binadaydı, sadece farklı bir katta. Ayşe’nin Mehmet’e tam olarak ne dediğini kimse bilmiyordu. Ama ödeme yapıldı.
Sibel, artık kayınvalidesiyle görüşmüyordu. Torunlar sırayla ona geliyordu—kendi istekleriyle.
Emine Hanım yeniden gülümsüyordu. Elif’le arkadaş olmuşlardı, birlikte tiyatroya ve sergilere gidiyorlardı.
“Şunu anladım,” dedi bir gün Ayşe. “Yaşlılık, kendi evinde karşılanmalı. Yoksa başını sokacak bir damın bile olmayabilir.”
Elif başını salladı:
“En önemlisi, köşeye sıkıştırıldığında sessiz kalmamak…”




