Elif neşeyle şarkı mırıldanıyordu—artık kendine ait bir evi vardı. Ne ev paylaşımındaki bir oda, ne de huysuz bir ev sahibesinin köşesi; İstanbul’un sakin bir semtinde, gerçek bir iki odalı daireydi bu. Işıkları saat 23:00’te kapatan, “duş alırken ses yapma!” diye bağıran Fatma Hanımlar yoktu artık. Her adımını kontrol eden gözetmenler de… Sadece o ve özgürce aldığı yetişkin nefesleri.
Ev alımına, vefat eden halasının eski mülkünü satan ailesi yardım etmişti. Elif tadilat yaptı, istediği gibi döşedi ve arkadaşı Zeynep’i eve davet etti. Oturup kahkaha attılar, çay ve pasta eşliğinde sohbet ettiler. Sonra Elif, Zeynep’i kapıya kadar geçirmeye karar verdi. Kapıyı açıp merdiven boşluğuna çıktıklarında, katlar arasında bir kadın gördüler. Basamaklara oturmuş, dikkatle sandviçini yiyor, yanında da eski bir çanta duruyordu.
“Afedersiniz, siz kimsiniz?” diye şaşırdı Elif.
Kadın mahcup bir ifadeyle lokmasını yuttu.
“Ben… Sevil Hanım. Eskiden burada yaşardım. Sizin daireniz… aslında benim eski evim, değil mi?”
Elif onu tanıdı—evet, bu kadın aylar önce daireyi satmıştı.
“Burada ne yapıyorsunuz?”
“Anlatayım kızım…” Sevil Hanım’ın gözleri doldu. “Gidecek başka yerim yok…”
İki arkadaş birbirine baktı. Sevil Hanım ağlayarak hikâyesini anlattı.
Bir boşanmanın ardından tek başına oğlunu, Emre’yi büyütmüştü. Her şey onun için, her şey onunlaydı. Emre iyi yetişmiş, sorumluluk sahibi, nazik bir adam olmuştu. Okudu, iş buldu, sade ve hareketli bir kız olan Selin’le evlendi. Önceleri her şey yolundaydı. Emre’nin üç odalı evine taşındılar, Sevil Hanım ise yalnız yaşamaya devam etti. Sonra torunu Efe doğdu. Ardından Zeynep. Birkaç yıl sonra Selin ve Emre bir teklifle geldi: “Evini sat, bizimle yaşarsın. Kolay olur. Zaten çocuklara sen bakıyorsun.”
Kabul etti. Paranın yarısı onun hesabına yatacak, yarısı onlarda kalacaktı. Ama hesaba tek kuruş gelmedi.
Genç aileyle yaşamak dayanılmaz hâle geldi. Çocuklar sabah akşam onunlaydı. Selin işe, Emre ofise gidiyordu. Yemek, çamaşır, temizlik, çocuk bakımı—hepsi ona kalmıştı. Üstelik torunlarına disiplin vermesine izin yoktu; sadece besleyecek, oyalayacak ve susacaktı.
Sağlığı bozulduğunda şikâyet ettiğinde, Emre sadece şunu dedi: “Anne, ne var yani, hallediyorsun. Çocuklar iyi, Selin memnun, ben de rahatça çalışabiliyorum. Hep beraber yaşamak mutluluktur.”
Sevil Hanım gözyaşlarına boğulacak kadar yoruluyordu. Aile yazlığa gittiğinde, “bir arkadaşıma gidiyorum” diyerek evden çıktı, ama aslında sokaklarda dolaştı, nehir kenarında bir bankta uyudu. Bugünse birden bu eve geldi. Nedenini bile bilmiyordu. Sadece içinden öyle geldi.
“Bir an düşündüm… Belki çatıda kalırım…” dedi hüzünle.
Elif ve Zeynep duygularını tutamadı.
“Böyle olmaz!” diye tepki gösterdi Zeynep. “Yalnız değilsiniz! Elif’le gidelim, siz onunla kalırsınız.”
“Ama rahatsız ederim…” dedi utangaçça kadın.
“Rahatsızlık filan yok!” diye karşı çıktı Elif.
Evde çay içerken Zeynep—mesleği avukatlıktı—Sevil Hanım’a dikkatle sordu: “Evin parası nereye gitti?”
“Emre, yarısını hesaba yatıracağını söylemişti…” diye fısıldadı.
“O parayla bir stüdyo daireye çıkabilirsin,” dedi Zeynep kararlılıkla. “Elif’le ben yardım ederiz.”
Bir ay sonra Sevil Hanım, yeni—küçük ama kendine ait—bir daireye taşındı. Aynı binadaydı, sadece farklı bir katta. Zeynep’in Emre’ye tam olarak ne dediğini kimse bilmiyordu. Ama ödedi.
Selin, artık kayınvalidesiyle görüşmüyordu. Torunları ise sırayla ona geliyordu.
Sevil Hanım yeniden gülümsüyordu. Elif’le arkadaş olmuşlar, birlikte tiyatroya ve sergilere gidiyorlardı.
“Şunu anladım,” diye belirtti bir gün Zeynep. “Yaşlılığı kendi evinde karşılamak lazım. Yoksa bir gün başını sokacak bir damın bile olmayabilir.”
Elif başını salladı:
“Ve en önemlisi—seni köşeye sıkıştırdıklarında asla susmamak…”




