Kızım Bizi Köylü Diye Utandı ve Düğüne Çağırmadı…

Bugün defterime bir daha aynı acıyı yazıyorum. Kızımız bizi köylü olduğumuz için utandı ve düğününe çağırmadı…

Eşimle hep basit ama onurlu bir hayat yaşadık. Kendi evimiz, bahçemiz, ineklerimiz… Bütün ömrümüz tek bir amaç için çalışmaktı: biricik kızımızı iyi bir insan olarak yetiştirmek. Onun için her şeyi yapardık. En iyisi hep onun olsun istedik. Yeni ayakkabı mı? Hemen alalım. Şehirdeki kızlar gibi paltosu mu olsun? Olsun. Üzerimizden çıkarıp verdik ki o eksik kalmasın. Güzeldi, zekiydi. Dersleri de iyiydi. Hep şehirde yaşamak istedi. Biz de sevindik; Aylin’imizin kaderi bizimkinden farklı olsun diye…

Eşim, eski tanıdıkları sayesinde onu Ankara’da ünlü bir üniversiteye yazdırdı. Burslu girdi. Bunu kendi başarımız gibi gururlandık. Elimizden geldiğince destek olduk; parayla, sevgiyle. Her gelişi bize bayramdı. Anlattığı hikayeleri büyülenmiş gibi dinlerdik: ofis işi, iyi bir aileden tanıştığı Emre – iş adamının oğlu. Onu anlatırken gözleri parlıyordu. Bizim tek düşündüğümüz: “Ah bir an önce düğünlerini görsek…”

Ama yıllar geçti, resmi bir nişan olmadı. Eşim bir gün dayanamadı: “Emre’yi köye çağır, tanışalım!” diye tutturdu. Aylin hep işleri var diye savuşturdu. Bir kez, iki kez… İçimizde şüphe büyüdü. Derken bir gün karar verdik: biz gideriz. Eski evraklardan adresini bulduk. Hediye aldık, en iyi kıyafetlerimizi giyip yola çıktık.

Ev görkemliydi. Mermerler, camlar, güvenlik… Bizi nazik bir bey içeri aldı. Lüks bir dekor, filmlerdeki gibi. Nereye bakacağımızı şaşırmışken salona davet ettiler. İşte o an gördüm. Masada büyük bir düğün fotoğrafı duruyordu. Beyaz gelinliği, buketiyle… Aylin’imiz. Eşim taş kesildi. Ben ise yerin yarıldığını hissettim.

“Bu arada siz neden düğüne gelmediniz?” diye sordu Emre beklenmedik bir şekilde.

Eşimle şaşkın şaşkın baktık. Ne diyecektik? Haberimiz bile yoktu ki! Tam o sıra içeri girdi. Aylin. Yüzü asıldı, dudakları titredi. Sessizce onu konuşmaya çağırdım. Önce mırıldandı, sonra dayanamayıp itiraf etti:

“Sizi çağırmadım… çünkü… köylüsünüz. Utanıyorum sizden. Herkesin ailemin basit köylü olduğunu bilmesini istemedim…”

O kelimeler yüreğime bıçak gibi saplandı. Nasıl yani? Biz mi? Utanç mı? Bütün emeğini verdiklerimiz için? Hafta sonu demeden çalıştıklarımız için?

“Peki Emre?” diye sordum, nefesim kesilmişçesine. “O biliyor muydu?”

“Evet. O sizi çağırmak istemişti. Hatta davetiye bile gönderdi, ama ben sizin gitmek istemediğinizi söyledim…”

İşte böyle. Biz onun sakladığı bir ayıptık. Hayatının en önemli gününde yanında olma hakkımızı bile çaldı. Sormadı, açıklamadı, sildi attı bizi.

Aynı gün döndük köye. Gözyaşı yok, kavga yok. Sadece içimizde koskocaman bir boşluk. Kendi evladın sana sırtını dönmüşse nasıl yaşarsın? Bütün emeklerin boşa gittiğine nasıl inanırsın? Yabancı yetiştirdiğini bilmek…

O günden beri Aylin aramadı. Biz de sessiziz. Küskünlükten değil, sadece bizi böyle harcayan birine hangi sözü söyleyeceğimizi bilemediğimizden…

Bugün anladım ki bazen en derin yaralar, sevdiklerimizin bize verdiği sessiz ihanetlerden açılıyor. Ve bir daha asla tam olarak kapanmıyor.

Rate article
Lifequest
Kızım Bizi Köylü Diye Utandı ve Düğüne Çağırmadı…