Soğuk bir sonbahar yağmuru, Bayırköy’e giden çamurlu yolu dövüyordu. Mehmet Necati, omuzlarını yağmurun altında kamburlaştırmış, inatla ilerliyordu. Çamur ayakkabılarına yapışıyor, her adım bir mücadeleydi, ama durmadı. Bugün orada olmalıydı, Ayşe’sinin yanında. Sonunda, yağmurun gri perdesinin arasından eski mezarlığın silueti belirdi.
“İşte onun huş ağacı,” diye fısıldadı Mehmet, sesi acıyla titredi.
Mütevazı mezar taşına yaklaştı ve dizlerinin üstüne çöktü, ıslak giysilerinin vücudunu nasıl dondurduğunu bile fark etmeden. Yağmur, yüzündeki kırışıklardan süzülen gözyaşlarıyla karıştı. Kaç dakika, kaç saat orada öylece durdu, hatıralara gömülü, bilinmezdi. Ama sonra arkadan ayak sesleri duyuldu. Mehmet döndü ve donup kaldı, kalbi sıkıştı.
O sabah kasvetli ve hüzünlüydü. Mehmet Necati, eski paltosuna sarınmış, şehirdeki otobüs durağında bekliyordu. Otobüs gecikmişti ve bu onu çileden çıkarıyordu. Yanındaki genç kız, kaygısızca gülüyor, telefonunda konuşuyor, onun kaşlarını çatmış bakışını umursamıyordu.
“Biraz sessiz olabilir misin?” diye tersledi ona, öfkesini tutamayarak.
“Özür dilerim,” diye kekeledi kız, telefonunu indirirken. “Anne, sonra ararım, tamam mı?”
Ağır bir sessizlik çöktü. Mehmet kendini kötü hissetti, kabalığı ona da batmıştı. Öksürdü ve mırıldandı:
“Kusura bakmayın, bugün keyfim yok.”
Genç kız yumuşak bir gülümsemeyle baktı:
“Önemli değil, hava böyle işte, herkesi germiş. Ama ben sonbahar yağmurunu severim. Kokusu, sanki sonbahar nefes alıyor gibidir!”
Mehmet cevap vermedi, sadece başını salladı. Yabancılarla konuşmaya yatkın biri değildi. Bunları hep Ayşe yapardı. O hallederdi: faturaları, akrabalarla konuşmaları… Mehmet, onun sevgisini hep doğal karşılamıştı, yanında olduğu sürece sorgulamadan. Onsuz dünyası, yanıp kül olmuş bir tarla gibi boMehmet, kızın uzattığı şemsiyeye baktı ve yıllardır hissedemediği bir sıcaklıkla, “Sağ ol,” diyebildi.




