Düğününden Sonra Annemi Değil, Bana En Yakın Olanı Kaybettim

Yirmi beş yaşındayım. İyi bir işim var, açıköğretimde okuyorum, hayatımı usulca ama kararlılıkla kendi başıma kurmaya çalışıyorum. İstanbul’da büyük bir lojistik şirketinde yönetici asistanı olarak çalışıyorum. Her şey yolunda gibi görünüyor, ama içim acıyor çünkü artık evim, ev değil. Ve annem… tanıdığım o anne, sanki yok olup gitmiş.

Annem beni tek başına büyüttü. Babamı hiç tanımadım – doğum belgemde boşluk, onun anılarında ise silik bir gölge. Onunla sanki kankaydık. Tabii ki zor zamanlar da oldu. Asi bir ergendim, huysuzluk yaptım, tartıştım, kapıları çarptım, ama annem her zaman doğru yaklaşımı bulurdu. Dinlemeyi bilirdi, sevmeyi bilirdi. En karanlık anlarda bile benim için bir sığınaktı.

Birkaç yıl önce ondan ayrı yaşamıştım – bir oda kiralayıp kendi başıma kalmıştım. Ama tam bir yıl önce her şey altüst oldu. Zorlu bir ameliyat, acı bir ayrılık, ruhum paramparçaydı. Annem tabii ki kucağını açtı. Onun evine, çocukluğumdan beri güvende hissettiğim o eve döndüm. Ama ne yazık ki döndüğüm ev, artık aynı ev değildi.

Her şey beş yıl önce, annemin ilk kez Mehmet’ten bahsettiği gün başladı. İş arkadaşı, ondan büyük, kibar, oturaklı biri. Ama kısa sürede anlaşıldı ki evliydi. Bu beni rahatsız etmişti, ancak annem bir genç kız gibi inanıyordu: “Onun eşiyle arası çoktan bitti.” Görüşmeye devam ettiler, sonra Mehmet ailesini terk edip bize taşındı. Bir yıl sonra da nikâhlandılar.

Düğün samimiydi, sadece yakınlar katıldı. Gülümsedim, çiçekler verdim, kabullenmeye çalıştım. Ama o günden sonra annem yavaş yavaş eridi – başka birinin içinde kaybolup gitti. Onun davranışları sessizce, ama acımasızca değişiyordu.

Eskiden gecenin yarısına kadar sohbet ederdik. Her şeyi konuşurduk: dizilerden derslerime, yemeklerden gelecek hayallerimize. Şimdi ise her şey sustu. Mehmet, benim orada olmamdan hiç memnun değildi. Bana attığı o bakışlar, iğneleyici sözler, kinayeler… Annem ise hiçbirini fark etmiyor gibiydi. Ya da etmek istemiyordu.

Yavaş yavaş tamamen değişti. Sesi soğuktu, tavırları ise ona hiç benzemiyordu. Sanki onu taklit ediyordu. Önce küçük şeylerdi: söylediği şeyler, yargıları. Sonra her şeyi eleştirmeye başladı – kıyafetlerimden erkek arkadaşıma kadar. Onun için “boş insan” diyordu, “hayır gelmez senden” diyordu, “düzgün bir ilişki kuramıyorsun” diyordu. Oysa sadece birkaç yıl önce, aşk acısından ağladığımda bana sarılırdı.

En kötüsü, içmeye başlamıştı. Her akşam işten döndüğümde onları masada, bir şişenin yanında buluyordum. Kadehler, mezeler, kahkahalar – ağır, sert, öfke dolu. Ben oradaymışım gibi bile konuşmuyorlardı. Bazen sarhoşluğun verdiği öfke ile annem bana “misafir” olduğumu, evin onun olduğunu ve istemiyorsam kapının önünde olmadığını söylerdi.

Onunla konuşmaya çalıştım. Açıkça, sakin, acıyla, yalvararak – uyan dedim. Sen böyle değilsin. Bu sen olamazsın. Dinledi ve… umursamadı. Ya da gitti. Ya da gözlerini devirip “Sen hayatın berbatsa bana kıskançlık ediyorsun,” dedi.

Birbirimizi kaybettik sanki. Büyük bir kavga olmadan. Son bir çığlık atılmadan. Sadece yavaşça, acı içinde ayrı yönlere çıktık, artık kesişmeyen iki çizgi gibi.

Şimdi yeni bir hayatın eşiğindeyim. Erkek arkadaşım evlenme teklif etti. Ev bakıyoruz. Mutlu olmalıyım, ama içim sızlıyor. Annemi onunla, onu mahveden bu adamla nasıl bırakabilirim? O hiç böyle, kaba, öfkeli, umursamaz biri olmamıştı. Ama şimdi öyle.

Gitmek, ona ihanet etmek. Kalmak, beni unutmak. Ve henüz bu seçimle nasıl yaşayacağımı bilmiyorum.

Rate article
Lifequest
Düğününden Sonra Annemi Değil, Bana En Yakın Olanı Kaybettim