Hâlâ anlayamıyorum, her şey ne zaman ters gitmeye başladı. Nasıl oldu da hayatım boyunca bana destek olan, arkadaşım, rehberim olan bir kadın, bir anda her şeyi silip attı ve beni ihanetle sırtından vurdu. Hepsi bir erkek için. Onun eski halinin bile gölgesini taşımayan bir adam için.
Annem beni geç doğurdu, 30’unda. Hep “Sen benim hayatımın anlamısın, desteğimsin, kendime doğurduğum çocuk” derdi. Babamı hiç tanımadım; nüfus kağıdında çizgi var, hayatımda bir kez bile kim olduğundan bahsetmedi. Annemle mütevazı ama sıcak bir hayatımız vardı. Lüks eşyalarımız yoktu ama aşkımız vardı. Muhasebeciydi, akşamları kurabiye yapar, diziler izler, her şeyi konuşurduk. Aramızdaki bağın kırılmaz olduğuna emindim. Kimseyle görüşmez, randevulara çıkmaz, sadece benimle yaşardı. 15 yaşıma kadar gerçek bir masaldı hayatımız.
Sonra o ortaya çıktı. Murat. Yan departmandan bir iş arkadaşı. Bir gün gözleri parlayarak eve geldiğinde anlamıştım; birisi hayatına girmişti. Birkaç hafta içinde randevular, telefon fısıldaşmaları, yeni elbiseler başladı. Onun adına mutlu oldum—gerçekten. Ama içimde bir huzursuzluk vardı. Ve boşuna değilmiş.
Bir gün önüme öylece koydu: “Murat’ın evine taşınıyoruz. İki odalı, sana kendi odanı ayıracağız.” İtiraz ettim—kıskançlıktan değil, bir şeylerin yanlış olduğunu hissettiğim için. Bana hiç konuşmuyordu, sanki bir mobilyaymışım gibi bakıyordu. Ama annem dinlemedi. “Anlamıyorsun, ben mutluyum,” diye tekrarlayıp durdu. Boyun eğmekten başka çarem kalmamıştı.
Başlarda her şey sakindi. Komşu gibi yaşadık. O kendi halinde, ben odamda, annem aramızda bir tampon gibi. Sonra evlendiler. Benim mezuniyetime bir hafta kala. Ve her şey yıkıldı. Değişti—daha önce de sevecen değildi ama şimdi tam bir zorbaydı. Bizi aşağılıyor, emirler yağdırıyor, saçma sapan şikayetlerle bağırıyordu.
“Evde iki kadın var, bir yemek yok mu? Okulda, peki sen neredesin?” diye homurdanıyordu. “Topukluları giymişsin, erkeklerin peşinde koşuyorsun, değil mi?”
Bağırıyor, annemin evden çıkmasını yasaklıyor, kıskançlık krizleri geçiriyor, mesajlarını okuyor, telefonu fırlatıyordu. Annem ağlıyor, sonra o çiçeklerle geliyordu. Ve her şey yeniden başlıyordu. Yüzlerce kez yalvardım: “Gidelim, yanındayım, korkma, yalnız değilsin.” O ise sadece gözyaşlarını siliyordu: “Anlamıyorsun, sen daha çocuksun. Onu seviyorum.”
Seviyormuş… Öyle çok seviyormuş ki sonunda anneme benim okul ücretimi ödemeyi bile yasakladı. Annem bizim eski evi kiraya veriyor, para biriktiriyordu, ben hukuk okumak istiyordum. Çalışıyordum, gece gündüz ezber yapıyordum. Ve bütçeye giremeyince, onun desteğini umuyordum.
Ama Murat dedi ki:
“Kadının yeri mutfaktır. Ben onun okul parasını mı ödeyeceğim? Zengin biriyle evlenir, istediğin kadar okursun.”
Patladım. Ona tüm düşündüklerimi söyledim. Eşyalarımı toplayıp çıktım. Annem… Annem bile beni durAnnem bile beni durdurmadı, nankör dedi ve Murat’tan özür dilememi istedi.




