Artık oğlumu tanıyamıyorum… Eşi onun hayatını cehenneme çevirdi.
Bazen oğlumu kaybediyormuşum gibi hissediyorum—fiziksel olarak değil, ruhsal olarak. Gözlerimin önünde eriyor, kendi benliğini, iradesini, karakterini yitiriyor. Ve bütün bunlar, beraber yaşadığı o kadın yüzünden. Daha önce güvenilir ve değerli görünen, ama aslında… ne desem bilmiyorum, gözyaşlarına boğulmamak için kendimi zor tutuyorum.
Tolga birkaç yıl önce evlendi. Otuzlarını geçmişti, sağlam bir işi ve yükselen bir kariyeri vardı. O sırada İstanbul’da bir lojistik şirketinin müdürü olmuştu. İlk evliliğinden bir oğlu vardı, bu yüzden ikinci eşini daha dikkatli seçeceğini düşünmüştüm. Evet, Sibel’le her şey çok hızlı oldu. O da iş kadınıydı—birkaç mağazası vardı, sürekli meşgul, ciddi, duygusallığa yer vermeyen biri. Ama karışmadım. Önemli olan onun mutlu olmasıydı.
Evlilikten önce Sibel birkaç ay bizimle kaldı. O zaman düşünmüştüm: karakterli bir kız, boş laf etmiyor, evde düzen tutturuyor. Tolga mutluluktan parlıyor, “İşte aradığım kadın,” diyordu. Düğünleri mütevazı ama samimi geçti. Hediyeler, dilekler, çiçekler… Sonra ayrı bir eve taşındılar.
Birkaç ay sonra Sibel birden, “Artık çocuk yapma vakti geldi,” dedi. Yaşı genç değildi, vakit kaybedemezdi. Önce hamile kalamadı, sonra bir arkadaşıyla Maldivler’e gitti ve döndüğünde, “Hamileyim,” diye haber verdi. Tolga sevindi, ama içimde bir endişe belirdi. Yine de karışmadım.
Hamilelik zor geçti. Sibel sinirli ve öfkeliydi. Bazen ağlıyor, bazen bağırıyordu. Tolga arayıp, “Kadınlar böyle mi davranır?” diye soruyordu. Ben de, “Hormonlar böyle işte, geçer,” diyordum. Doğumdan sonra her şey düzelir diye umdum.
Ama daha da kötüleşti. Hastaneden taburcu olurken Tolga ona muhteşem bir çiçek demeti getirdi. Sibel tek kelime etmeden onu girişteki çöp kutusuna attı. Oğluma baktım—şaşkın, omuzları düşük öylece duruyordu. Onu kucaklayayım mı, yoksa çığlık mı atayım bilemedim.
Sonra işlerini bahane edip torunumu bana bırakmaya başladı. Ben gidip çocukla ilgileniyordum. Sibel’in evinde her şey mükemmeldi, her detay planlıydı: beslenme, uyku, yürüyüşler… Ama ondan ne bir teşekkür, ne bir gülümseme. Hep gergin, soğuk, gizli bir öfkeyle dolu. Kendimi yabancı gibi hissediyordum. Yine de yardım etmeye devam ettim.
Bir yıl geçti, sonra bir yıl daha. Hiçbir şey değişmedi. Tolga başka biri olmuştu. Yorgun, bitkin, sanki sönmüş gibi. Konuşmaya çalıştım, “Yorgunum,” deyip geçiştirdi. Sonunda itiraf etti: “Onunla nasıl yaşayacağımı bilmiyorum. Hep mutsuz. Hiçbir şeyden memnun değil.” Onunla konuşmaya, ne olduğunu anlamaya çalıştı. Karşılığında bağırışlar, tehditler: “Ailemin yanına giderim, çocuğu alırım, bir daha göremezsin!”
Sonra cehennem başladı. Sibel onun iş seyahatlerine gitmesini yasakladı. “Ben dadı değilim, senin çocuğun, sen ilgilen,” dedi. Tolga müdürlükten ayrıldı, evden çalışmaya başladı, esnek saatli bir iş buldu. Maaşı yarıya düştü. Sibel ona “Hiçbir şeysin,” “Benim sırtımdan geçiniyorsun,” demeye başladı. Oysa her şeyi onun ve ailesi için yapmıştı.
Bir ay önce hasta oldu. Grip. Kırk derece ateşle yatıyordu. Torunumu bana getirmelerini rica ettim, bulaşmasın diye. Sibel reddetti. Yine de gittim. İçeri girince gördüklerim karşısında yıkıldım. Tolga, alnı ter içinde, gözleri kızarOğlumun gözlerindeki o ezik ifadeyi görünce anladım ki, sevgi adı altında yok edilen bir insanın sessiz çığlığıydı bu.




